SİLAHLA TEHDİT SUÇUNDA MEŞRU SAVUNMA VE MEŞRU SAVUNMADA SINIRIN AŞILMASI: DOKTRİN VE YARGITAY KARARLARI ÇERÇEVESİNDE BİR İNCELEME

Avukat Ali Mert Karakılçık

Bu çalışmada, silahla tehdit suçunun nitelikli hâlinin oluşum koşulları ile haksız saldırıyı bertaraf etmeye yönelik silahlı davranışların meşru savunma kapsamında değerlendirilmesi arasındaki ilişki incelenmektedir. Silahın yalnızca taşınması ile tehdit fiilinde işlevsel biçimde kullanılması arasındaki ayrım; havaya uyarı ateşi açılması, üçüncü kişinin korunması, gerçekleşmesi muhakkak saldırı ve savunmada sınırın mazur görülebilecek heyecan, korku veya telaşla aşılması bakımından ele alınmaktadır.

Giriş

Silahın yer aldığı her çatışmalı olay, tek başına silahla tehdit suçunun oluştuğu sonucunu doğurmaz. Aynı biçimde silahın savunma amacıyla kullanıldığının ileri sürülmesi de fiilin kendiliğinden hukuka uygun sayılmasını sağlamaz. Değerlendirme, önce tehdit suçunun maddi ve manevi unsurlarının, ardından hukuka uygunluk nedenlerinin ve nihayet kusurluluğu etkileyen durumların birbirinden ayrılarak incelenmesini gerektirir. Bu ayrım, özellikle saldırının henüz başlamadığı ancak başlamasının muhakkak olduğu olaylar ile havaya uyarı ateşi açılan vakalarda önem kazanmaktadır.

I. Silahla Tehdit Suçunun Unsurları ve Silahın Eylemdeki İşlevi

Bilindiği üzere doktrinde tehdit suçunun nitelikli hali olan silahla tehdidin kabulü için; silahın, tehdit suçunda bizzat mağdura yönelik olarak gösterilip mağdurun üzerindeki etkisini artıracak biçimde teşhiri ve kullanılması, yine mağdurun yokluğunda gerçekleştirilen tehdit eyleminin silahla tehdit suçunu oluşturabilmesi bakımından silahın, mağdurun; evi, arabası gibi daimi kullanımında olan eşyalarında hasar, iz, emare gibi belirtiler oluşturacak ve bu suretle tehdidin mağdurun üzerinde meydana getirdiği korkunun etkisini artıracak tarzda kullanılması gerekir (BAM Cumhuriyet Başsavcı Vekili Mustafa Arslantürk, Hakaret- Tehdit- Şantaj- Huzur Boza- Hakların Engellenesi- Çevre- İmar- Tefecilik Suçları, Ankara 2022, 2.Baskı, s.154). Aksi takdirde suç oluşmaz. Yine silahlı tehdit suçunun unsurlarının meydana gelmiş olması için, silahın, failin sadece üzerinde bulunmakta taşınmakta olması, suçun varlığı için yetmez (Yargıtay Onursal Üyesi İsmail Malkoç, Açıklamalı – İçtihatlı 5237 Sayılı Yeni Türk Ceza Kanunu, Cilt I, 2007, s.766). Nitekim silahlı tehdit suçunun meydana gelmesi için bu silahlar, tehdit eylemi sırasında, mağdurda daha ciddi bir kaygı oluşturacak şekilde eylemsel olarak kullanılmış olmalıdır. Başka bir deyişle tehdit eylemi gerçekleştirilirken, silahın sırf failin üzerinde, aracında, yanında bulunması yeterli olmayıp fail silahı, tehdit suçuna özgülemelidir (Cumhuriyet Savcısı Kurtuluş Tayanç Çalışır, Hakim Ayfer Akdemir Çalışır, Teoride ve Pratikte Tehdit Şantaj ve Cebir Suçları, Ankara 2021, s.63). Hatta sarf edilen sözler, gerçekleştirilen davranış muhatap alınan kişi üzerinde ciddi bir korku yaratma açısından sonuç almaya elverişli, yeterli ve uygun değilse, tehdidin oluştuğu yine söylenemez. Bu kapsamda failin söz ve davranışlarının muhatabı üzerinde ciddi şekilde korku ve endişe yaratacak uygunluk ve yeterlilik içerip içermediği her somut olayda araştırılması gerekir (BAM Cumhuriyet Başsavcı Vekili Mustafa Arslantürk, Hakaret- Tehdit- Şantaj- Huzur Boza- Hakların Engellenesi- Çevre- İmar- Tefecilik Suçları,  s.151).

Yargıtay uygulamasında da tehdit suçunun nitelikli hali olan silahla tehdidin kabulü için; silahın, tehdit suçunda bizzat mağdura yönelik olarak görüp hissedebileceği ve mağdurun üzerindeki etkisini artıracak biçimde teşhiri ve kullanılması gerektiği ifade edilmektedir (Cumhuriyet Savcısı Kurtuluş Tayanç Çalışır, Hakim Ayfer Akdemir Çalışır, Teoride ve Pratikte Tehdit Şantaj ve Cebir Suçları, s.67).

Nitekim Yargıtay silahlı tehdit suçuna ilişkin vermiş olduğu kararlarında, silahın kılıfı içinde bulunması veya çakı bıçağının ağzı kapalı iken yapılan tehditlerin silahlı tehdit olarak kabul edilemeyeceğine karar vermiştir (Yargıtay 4.Ceza Dairesi’nin 08.05.1948 Tarihli 5154 Esas, 5626 Karar Sayılı Kararı ; Yargıtay 4.Ceza Dairesi’nin 05.12.1956 Tarihli 7897 Esas, 13975 Karar Sayılı Kararı ; Yargıtay 4.Ceza Dairesi’nin 11.11.1996 Tarihli 7340 Esas, 8345 Karar Sayılı Kararı). Yine benzer şekilde Yargıtay tarafından, tehdit eylemi gerçekleştirilirken faildeki silahın görünür şekilde bulunması yeterli kabul edilmemekte silahın doğrudan doğruya tehdit edilen kişiye ya da yakınına yöneltilmiş olması gerektiği kabul edilmektedir (Yargıtay 4.Ceza Dairesi’nin 01.05.1992 Tarihli 3499 Esas, 5092 Karar Sayılı Kararı). Yargıtay benzer yönde başka bir kararında da, sanığın kuyu kazdığı için elinde bulunan fakat tehdit suçunu işlerken kullanmadığı kazmanın, nitelikli halin uygulanası için yeterli olmadığını belirtmiştir (Yargıtay 4.Ceza Dairesi’nin 24.05.1995 Tarihli 2982 Esas, 36446 Karar Sayılı Kararı ; Yargıtay 4.Ceza Dairesi’nin 15.5.2002 Tarihli 2002/6600 Esas, 2002/8663 Karar Sayılı Kararı).

Bu görüşler, silahın varlığı ile tehdit eyleminde kullanılmasının aynı olgu olmadığını ortaya koymaktadır. Bununla birlikte silahın mutlaka mağdura doğrultulması gerektiği yönünde her olaya uygulanabilecek mutlak bir koşul çıkarılması isabetli değildir. Silahın görünürlüğü, failin sözleri, tarafların mesafesi, olayın gerçekleştiği yer ve davranışın muhatap tarafından algılanabilirliği birlikte değerlendirilmelidir.

II. Meşru Savunmanın Temelleri ve Silahla Gerçekleştirilen Savunma

Bilindiği üzere bir kimsenin kendisine veya başkasına yapılan haksız bir saldırıyı def etmek maksadıyla ve başka surette korunması olanaklı bulunmayan bir saldırıdan kurtulmak üzere yaptığı savunmaya, hukukta meşru savunma denilir (Doç. Dr. Cengiz Apaydın, Meşru Savunma, Ankara 2020, s.19). Meşru savunma kurumunun TCK 25. Maddesinde düzenlediği, buna göre ilgili maddede “Gerek kendisine ve gerek başkasına ait bir hakka yönelmiş, gerçekleşen, gerçekleşmesi veya tekrarı muhakkak olan haksız bir saldırıyı o anda hal ve koşullara göre saldırı ile orantılı biçimde defetmek zorunluluğu ile işlenen fiillerden dolayı faile ceza verilmez.” hükmünün yer aldığı, buna göre meşru savunmanın şartlarının saldırıya ve savunmaya karşı şartlar olmak üzere ikiye ayrıldığı, saldırıya ilişkin şartların; bir saldırının varlığı, saldırının haksız olması, saldırının halen devam ediyor olması olduğu, savunmaya ilişkin şartların; savunma zorunlu olması, savunmanın saldırıya karşı yapılması ve savunmanın saldırı ile orantılı olması gerektiği vurgulanmaktadır (BAM Cumhuriyet Başsavcı Vekili Mustafa Arslantürk, Hakaret- Tehdit- Şantaj- Huzur Boza- Hakların Engellenesi- Çevre- İmar- Tefecilik Suçları, s.179).

Bilindiği üzere meşru savunma halinin temelinde çeşitli teoriler yatmaktadır. Bunlardan biri ‘KENDİNİ KORUMA İÇGÜDÜSÜ TEORİSİ’DİR. Bu teoriye göre; haksız bir saldırıya uğrayan kişi mutlaka mevcut saldırıyı kendinden uzaklaştırmak için bir tepki gösterir. Kişide var olan bu güdü karşı konulamaz bir içgüdüdür. Her canlıda belli tehlikelerin varlığı halinde bu tehlikeye karşı koyma dürtüsü vardır. İşte gerçekçi olmak isteyen bir hukuk düzeni bu içgüdüyü dikkate almalı ve bu güdünün etkisiyle işlenen fiilleri cezalandırmamalıdır (Doç.Dr.Cengiz Apaydın, Meşru Savunma, Ankara 2020, s.36).

Meşru savunma değerlendirmesinde saldırının haksızlığı ve zamansal yakınlığı ile savunmanın zorunluluğu ve orantılılığı birbirinden bağımsız koşullardır. Savunmanın silahla gerçekleştirilmesi tek başına orantısızlık anlamına gelmeyeceği gibi, yalnızca uyarı ateşi açılması da her durumda hukuka uygunluk sağlamaz. Özellikle ateşin yönü, çevrede bulunan kişilerin tehlikeye maruz kalıp kalmadığı ve saldırıyı başka şekilde bertaraf etme imkânı somut olayda tartışılmalıdır.

III. Yargıtay Kararlarında Havaya Uyarı Ateşi ve Üçüncü Kişiyi Koruma

Bu durum yerleşik Yargıtay içtihatlarında da kabul görmektedir;

Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 09.04.2019 Tarihli 2016/4-1402 Esas, 2019/297 Karar Sayılı Kararı; “…Köyün dışında, ıssız sayılabilecek bir yerde, güneşin batmasından yaklaşık olarak yarım saat sonra evlerinin yakınında bulunan arazilerine izinsiz giren katılanları projektör vasıtasıyla tanıdıktan sonra iyice tedirgin olan sanık ile eşinin uygun bir şekilde araziden çıkmaları konusunda uyarıda bulunmalarına rağmen, katılanların araziyi terk etmedikleri gibi alaycı bir ifade ile sanığı yanlarına çağırarak eve doğru yaklaşmaları üzerine ELİNDEKİ TÜFEKLE İKİ EL HAVAYA UYARI ATEŞİ AÇAN SANIĞIN, HAKLI SAVUNMASINDA AŞIRILIĞA KAÇMADAN TAARRUZU DEFETMEKTEN GAYRİ BİR GAYESİNİN BULUNMADIĞINI GÖSTERMİŞ OLMASI, sanığın eşi tarafından tanınan katılan …’e karşı olumsuz bir izleniminin bulunması, yaşları nedeniyle daha korunmasız durumda olan sanık ile eşinin olayın meydana geldiği yer ve zaman dikkate alındığında; tedirginlik duymalarının hayatın olağan akışına uygun olması, katılanların saldırıları henüz suç boyutuna ulaşmamış ise de; başlamamış ancak başlaması kesin olan ve başladığında savunmayı olanaksız, ya da çok güç hale getirecek bir tecavüze karşı yapılan savunmanın meşru olduğu konusunda gerek öğretide gerekse uygulamada herhangi bir duraksamanın mevcut olmaması hususları birlikte değerlendirildiğinde, sanığın eylemi, konut dokunulmazlığına yönelmesi muhakkak bir saldırıyı, o anki hal ve şartlara göre, savunma amacına matuf ve orantılı bir şekilde defetme niteliğinde olduğundan, olayda MEŞRU SAVUNMA KOŞULLARININ GERÇEKLEŞTİĞİ KABUL EDİLMELİDİR.”

Aynı yönde Yargıtay 14.Ceza Dairesi’nin 27.02.2018 Tarihli 2017/8460 Esas, 2018/1371 Karar Sayılı Kararı; “…Sanığın mağdur …’ın zorla kaçırılmasını engellemek için müdahale ettiği diğer sanıkların kendisine yönelmesi üzerine, onları korkutmak ve mağdura karşı suç oluşturan eylemlerine son vermelerini sağlamak için silahla havaya bir el ateş etmekten ibaret eyleminin, genel güvenliğin kasten tehlikeye sokulması suçunun yanında 5237 sayılı TCK’nın 106/2-a. maddesinde düzenlenen silahla tehdit suçunu da oluşturup tek eylemle birden fazla suçun oluşması nedeniyle sanık hakkında aynı Kanunun 44. maddesinde yer alan fikri içtima kuralına göre bu suçlara ilişkin en ağır cezayı öngören TCK’nın 106/2-a maddesinin uygulanması gerekmekte ise de tüm dosya içeriğine göre söz konusu olayda SANIĞIN EYLEMİNİN 5237 SAYILI TCK’NIN 25/1. MADDESİNDE DÜZENLENEN MEŞRU SAVUNMA SINIRLARI İÇİNDE KALDIĞI gözetilerek beraati yerine yazılı şekilde mahkumiyetine karar verilmesi…” 

Yine benzer yönde Yargıtay 1.Ceza Dairesi’nin 07.02.2024 Tarihli 2022/7432 Esas, 2024/773 Karar Sayılı Kararı: “…sanığın araçta bulunan ruhsatsız tabancasını alıp önce havaya ardından kendilerine tüfek doğrultan maktule doğru ateş ettiği, maktulün ateşli silah mermi çekirdeği isabetine bağlı çene ve boyun kemik kırıkları ile birlikte gelişen boyun omurilik harabiyeti ve künt travmaya bağlı subaraknoid kanama nedeniyle öldüğü, SANIĞIN EYLEMİNİ MAKTULDEN GELEN SALDIRIYI DEF ETMEK AMACIYLA MEŞRU SAVUNMA ALTINDA GERÇEKLEŞTİRDİĞİ KABULÜYLE BERAATİNE KARAR VERİLDİĞİ ANLAŞILMIŞTIR.” 

Aktarılan kararlar birlikte ele alındığında, savunma eyleminin değerlendirilmesinde saldırının niteliği, saldırganların davranışları, olayın geçtiği yer ve zaman ile failin savunma amacının önem kazandığı görülmektedir. Ancak bir kararda ulaşılan meşru savunma sonucunun başka bir olaya otomatik uygulanması mümkün değildir. Ayrıca silahla tehdit ile genel güvenliğin kasten tehlikeye sokulması suçlarının birlikte gündeme geldiği durumlarda tipiklik, fikrî içtima ve hukuka uygunluk denetimleri ayrı aşamalarda yapılmalıdır.

IV. Meşru Savunmada Sınırın Aşılması ve Kusurluluk

Doktrinde ifade edildiği üzere failin maruz kaldığı haksız saldırı nedeniyle içine düştüğü heyecan, korku veya telaş dolayısıyla davranışlarını algılama ve yönlendirme yeteneğinin ortadan kalkması halinde, meşru savunmada sınırın aşılmasından dolayı kusurlu sayılmayacağı kabul edilir. Dolayısıyla, belirleyici olan maruz kalınan saldırının kişiyi içine düşürdüğü psikolojik durumdur. Çünkü kişi sırf maruz kaldığı saldırının etkisiyle, “heyecan, korku veya telaşa” kapılarak meşru savunmanın sınırlarını aştığında TCK’nin 27. maddesinin 2. fıkrasında düzenlenen kusurluluğu kaldıran cezasızlık halinden yararlanabilecektir (Doç.Dr.Cengiz Apaydın, Meşru Savunma, Ankara 2020, s.157).

Bu durum yerleşik Yargıtay uygulamasında da şöyle yer almaktadır;

Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 06.05.2014 Tarihli 2012/1-1557 Esas, 2014/233 Karar Sayılı Kararı; “…olay tarihi itibariyle 61 yaşında olan sanığın yirmili yaşlarda bulunan maktul ve arkadaşlarının kendisine zarar vereceklerinden korkmuş bulunması, olay sırasında parkta olup tarafları ayırmak için gelen ve maktulün mahalleden arkadaşları olan tanıkların da maktul ve arkadaşlarıyla birlikte kendisine saldıracaklarını düşünmesi göz önüne alındığında, meşru savunmada sınırın mazur görülebilecek bir heyecan, korku ve telaşla aşıldığının kabulü zorunludur. SANIĞIN, MARUZ KALDIĞI SALDIRININ ETKİSİYLE İÇİNE DÜŞTÜĞÜ PSİKOLOJİK HAL SEBEBİYLE HEYECANLANMASI, PANİĞE KAPILMASI VE HATTA KORKMASI, BUNUN SONUCUNDA DA MEŞRU SAVUNMA SINIRINI AŞMASI HAYATIN OLAĞAN AKIŞINDA BEKLENEBİLECEK BİR DURUM OLUP, SOMUT OLAYDA TCK’NIN 27. MADDESİNİN 2. FIKRASININ UYGULANMA ŞARTLARI GERÇEKLEŞMİŞTİR. Bu itibarla, sanığın olayda meşru savunma sınırını mazur görülebilecek bir heyecan, korku veya telaşla aştığını kabul ederek 5237 Sayılı TCK’nın 27. Maddesinin 2. fıkrası uyarınca CEZA VERİLMESİNE YER OLMADIĞINA karar veren yerel mahkeme ile bu kararı onayan Özel Daire görüşünde bir isabetsizlik olmayıp, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının reddine karar verilmelidir.”

Yine aynı yönde Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 31.03.2009 Tarihli 2008/1-201 Esas, 2009/81 Karar Sayılı Kararı; “…Yasa koyucu tarafından sadece yasal savunmaya ilişkin olarak kabul edilen ve anılan maddenin 2. fıkrasında düzenlenen mazur görülebilecek bir heyecan, korku veya telaştan ileri gelen nedenlerle sınırın aşılmasının olayda uygulanmasının söz konusu olup olamayacağına gelince; uzun yıllardır yaygın terör olaylarının yaşandığı Güneydoğu Anadolu bölgesinde bulunan Siirt ilinde gerçekleşen yargılama konusu olayda sanığın ve yanında bulunan iki jandarma erinin maruz kaldığı ve ölüme yönelik sözlerle de desteklenen fiili saldırının ağırlığı, uyarılara karşın ısrarla ve artarak devam etmesi ile bölgenin özellikleri bir bütün olarak göz önüne alındığında yasal savunmada sınırın mazur görülebilecek bir heyecan, korku ve telaş ile aşıldığının kabulü zorunludur. Sanığın yaşanılan olayın etkisiyle içine düştüğü psikolojik hal nedeniyle heyecanlanması, paniğe kapılması ve hatta korkması bunun sonucunda da yasal savunma sınırını aşması beklenebilecek bir durum olup, somut olayda TCY’nın 27. maddesinin 2. fıkrasının uygulanma koşulları gerçekleşmiştir. Bu itibarla, sanığın olayda yasal savunma sınırını mazur görülebilecek heyecan, korku veya telaş ile aştığını kabul ederek TCY’nın 27. maddesinin 2. fıkrası ile 5271 sayılı CYY’nın 223. maddesinin 3. fıkrasının c bendi uyarınca CEZA VERİLMESİNE YER OLMADIĞINA karar veren yerel mahkeme ile bu kararı onayan özel daire çoğunluk görüşünde bir isabetsizlik olmayıp Yargıtay C.Başsavcılığı itirazının reddine karar verilmelidir.”

TCK m.27/2 yönünden belirleyici mesele, sınırın aşıldığının tespitinden ibaret değildir. Aşmanın, haksız saldırının yarattığı ve somut koşullarda mazur görülebilecek heyecan, korku veya telaştan kaynaklanması gerekir. Bu nedenle saldırının ağırlığı, olayın ani gelişimi, tarafların fiziksel durumları ve failin karar verme imkânları birlikte incelenmelidir. Meşru savunmanın bütün koşulları gerçekleşmişse hukuka uygunluk değerlendirmesi yapılırken, sınırın mazur görülebilecek sebeplerle aşılması hâlinde kusurluluğa ilişkin farklı bir sonuç gündeme gelir.

V. Meşru Savunma ile Haksız Tahrikin Ayrılması

Doktrinde ifade edildiği üzere haksız tahrik, kişinin haksız bir fiilin kendisinde meydana getirdiği hiddet veya şiddetli elemin etkisi altında kalarak bir suç işlemesidir. Haksız tahrik hükmü kusurluluğu azaltan, her suç ve fail bakımından uygulanabilen bir genel hükümdür. Bu hüküm, haksız bir fiilin oluşturduğu dışardan gelen bir etkiyle kişiyi kızgınlık ve üzüntü etkisi altında suç işlemeye yönelttiğine göre kişinin kusurluluğuna etki eder (Doç. Dr. Cengiz Apaydın, Meşru Savunma, Ankara 2020, s.152-153).

Meşru savunma saldırıyı bertaraf etmeye yönelen fiilin hukuka uygunluğunu; haksız tahrik ise haksız fiilin doğurduğu hiddet veya şiddetli elemin failin kusurluluğuna etkisini konu edinir. Saldırının sona ermesinden sonra intikam veya cezalandırma amacıyla gerçekleştirilen fiiller, yalnızca daha önce haksız bir saldırı yaşanmış olmasına dayanılarak meşru savunma kapsamında görülemez. Her iki kurumun koşulları ve sonuçları ayrı ayrı tartışılmalıdır.

Sonuç

Silahla tehdit suçunda silahın failin yanında bulunması ile tehdit eyleminin aracı hâline getirilmesi arasında hukuken anlamlı bir fark vardır. Bununla birlikte tehdit fiilinin unsurları ile meşru savunmanın koşulları birbirine karıştırılmamalıdır. Haksız saldırıyı önlemek için gerçekleştirilen silahlı davranış, tipik bir fiil niteliğinde olsa bile somut olayda zorunlu ve orantılı savunma oluşturuyorsa hukuka uygun kabul edilebilir. Savunmanın sınırı aşıldığında ise mazur görülebilecek heyecan, korku veya telaşın varlığı ayrıca araştırılmalıdır. Yargısal değerlendirmede, silahın kullanılış biçimi kadar saldırının seyri ve olayın bütün koşulları gerekçeli biçimde ortaya konulmalıdır.