TÜRK BORÇLAR HUKUKUNDA GABİN (AŞIRI YARARLANMA) KURUMU: UNSURLARI, MÜZAYAKA KAVRAMI VE YARGITAY İÇTİHATLARI IŞIĞINDA DEĞERLENDİRME

Avukat Ali Mert Karakılçık

Bilindiği üzere TBK.m.28’de gabin müessesesi düzenlenmiştir; nitekim doktrinde gabin, iki veya çok taraflı karşılıklı edimleri içeren sözleşmelerde taraflardan birinin, diğer tarafın müzayakasından, yani zor durumda kalmasından, düşüncesizliğinden veya deneyimsizliğinden yararlanmak suretiyle, yüklendiği edime nazaran açık bir oransızlık yaratacak ölçüde karşı edim elde ederek onu sömürmesi olarak tanımlanmaktadır (Yargıtay Onursal Başkanı Eraslan ÖZKAYA, Aşırı Yararlanma (Gabin) Davaları, 4.Baskı, Ankara 2020, s.22 ; Prof.Dr.M. Kemal OĞUZMAN – Prof.Dr.M. Turgut ÖZ, Borçlar Hukuku Genel Hükümler, s.138). Bu itibarla gabin, her ne kadar tarafların karşılıklı edimleri serbestçe belirleyebilmesine ilişkin sözleşme özgürlüğüne bir sınırlama getiriyor gibi görünse de, gerçekte sözleşme özgürlüğünü ortadan kaldıran değil, aksine onun kötüye kullanılmasını engellemeyi amaçlayan bir müessese olarak kabul edilmelidir (Yargıtay Onursal Başkanı Eraslan ÖZKAYA, Aşırı Yararlanma (Gabin) Davaları, s.23-24 ; Prof.Dr.Ahmet M. KILIÇOĞLU, Borçlar Hukuku Genel Hükümler, 20.Bası, Ankara 2016, s.234).

Bu kapsamda, bir hukuki işlemde gabinin varlığından söz edilebilmesi için öncelikle edimler arasında objektif nitelikte bir oransızlığın bulunması gerekir; bu doğrultuda, edimin taşınmaz mal olması halinde, keşif yapılması ve uzman bilirkişilerden alınacak raporlar aracılığıyla sözleşme tarihindeki gerçek değerlerin belirlenmesi, ayrıca varsa emsal değerlerin de dikkate alınması zorunludur (Yargıtay Onursal Başkanı Eraslan ÖZKAYA, Aşırı Yararlanma (Gabin) Davaları, s.33-34). Bununla birlikte, oransızlığın tespiti bakımından Borçlar Kanunu’nda belirli ve sabit bir ölçü öngörülmemiştir; zira kanun koyucu, önceden belirlenecek katı oranların zaman içinde değişen ekonomik koşullar karşısında yetersiz kalacağını, bu durumun da sık sık kanun değişikliği yapılmasını gerektireceğini ve değişiklik yapılıncaya kadar çeşitli adaletsizliklere yol açabileceğini dikkate alarak böyle bir sınırlamaya gitmemiştir. Nitekim her somut olayın kendine özgü koşulları bulunduğundan, edimler arasındaki oransızlığın derecesi de olaydan olaya farklılık gösterebilmektedir. Bu sebeple, gerek mülga 818 sayılı Borçlar Kanunu döneminde gerekse yürürlükteki 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu kapsamında açık oransızlığın varlığının takdiri hâkime bırakılmıştır (Yargıtay Onursal Başkanı Eraslan ÖZKAYA, Aşırı Yararlanma (Gabin) Davaları, s.34). Gerçekten de, oransızlık bakımından kalıplaşmış ve değişmez bir oran belirlemek yerine; piyasa koşulları, sözleşme konusu edimin niteliği, emsal işlemler, ilgili mevzuatla belirlenmiş tarifeler ve cetveller ile edimler arasındaki dengeyi etkileyebilecek tüm objektif unsurların yanı sıra, gerektiğinde yetkili kurum ve kuruluşların belirlediği fiyat endeksleri ve uzman bilirkişilerden alınacak raporlar birlikte değerlendirilerek, edimler arasında açık bir oransızlık bulunup bulunmadığının hâkim tarafından somut olayın özelliklerine göre takdir edilmesi, hem hakkaniyete hem de hukuka daha uygun bir çözüm sağlayacaktır (Yargıtay Onursal Başkanı Eraslan ÖZKAYA, Aşırı Yararlanma (Gabin) Davaları, s.34-35).

Yukarıdaki açıklamalara ek olarak, bir hukuki işlemin gabin sebebiyle geçersiz sayılabilmesi için, sözleşmenin zayıf tarafının karşı tarafça istismar edilmiş olması zorunludur; nitekim bu husus gabinin subjektif unsurunu oluşturur. Bu çerçevede istismarın varlığından söz edilebilmesi için, karşı tarafın sözleşme yaptığı kişinin zor durumda bulunduğunu, düşüncesiz ya da deneyimsiz olduğunu bilmesi yeterli olup ayrıca özel bir istismar kastının varlığı aranmaz (Yargıtay Onursal Başkanı Eraslan ÖZKAYA, Aşırı Yararlanma (Gabin) Davaları, s.36). Bununla birlikte, gabinin oluşabilmesi için yalnızca kanunda öngörülen bu zayıflık hallerinin bulunması yeterli olmayıp, aynı zamanda karşı tarafın bu hallerden yararlanması ve sözleşmenin kurulduğu anda bu durumdan kurtulmanın zayıf taraf bakımından fiilen mümkün olmaması da gerekir (Yargıtay Onursal Başkanı Eraslan ÖZKAYA, Aşırı Yararlanma (Gabin) Davaları, s.36 ; Prof.Dr.Ahmet M. KILIÇOĞLU, Borçlar Hukuku Genel Hükümler, s.235). Bu noktada somut olayın özellikleri dikkate alındığında müzayaka kavramı ayrıca önem kazanmaktadır; zira doktrinde müzayaka, kişinin karşı karşıya bulunduğu tehlikeyi göze almak yerine gabinli bir sözleşmeye razı olmayı daha katlanılabilir görmesine yol açan bir zorunluluk hali olarak tanımlanmakta olup, bu tehlike kişinin kendisinin veya yakınlarının hayatını, sağlığını, şerefini, özgürlüğünü ya da malvarlığını tehdit edebilir (Yargıtay Onursal Başkanı Eraslan ÖZKAYA, Aşırı Yararlanma (Gabin) Davaları, s.37). Öte yandan, zor durumda kalma yani müzayaka, yalnızca ekonomik veya mali nitelikte olmayıp aynı zamanda şahsi ve manevi nitelikte de ortaya çıkabilir (Yargıtay Onursal Başkanı Eraslan ÖZKAYA, Aşırı Yararlanma (Gabin) Davaları, s.38 ; Prof.Dr.Fikret EREN, Borçlar Hukuku Genel Hükümler, s.420 ; Prof.Dr.M. Kemal OĞUZMAN – Prof.Dr.M. Turgut ÖZ, Borçlar Hukuku Genel Hükümler, s.140). Nitekim bu bağlamda, bir kimsenin müzayaka halinde kabul edilebilmesi için mutlaka yoksul olması gerekmediği gibi, varlıklı bir kişinin de belirli koşullar altında zor duruma düşmesi mümkündür (Yargıtay Onursal Başkanı Eraslan ÖZKAYA, Aşırı Yararlanma (Gabin) Davaları, s.38). Son olarak, müzayakaya düşen kişinin bu duruma kendi kusuruyla sebebiyet vermiş olması da sonucu değiştirmemekte, başka bir ifadeyle kişinin kendi kusuruyla zor durumda kalmış olması gabinin varlığını ortadan kaldırmamaktadır (Yargıtay Onursal Başkanı Eraslan ÖZKAYA, Aşırı Yararlanma (Gabin) Davaları, s.39 ; Prof.Dr.Fikret EREN, Borçlar Hukuku Genel Hükümler, s.420).

Yargıtay uygulaması da bu yönde istikrarlı bir görünüm arz etmektedir; zira Yargıtay, müzayakayı zaruret içinde bulunan bir kimsenin mevcut ya da muhtemel bir ekonomik zarar veya sıkıntıyı bertaraf edebilmek amacıyla ölçüsüz bir fedakârlıkta bulunması hali olarak tanımlamış (Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 08.11.1950 Tarihli 1/287 Esas 106 Karar sayılı kararı), gabine maruz kalındığı iddiası ileri sürüldüğünde bu iddianın araştırılmaksızın hüküm kurulamayacağını vurgulamış (Yargıtay 1.Hukuk Dairesi’nin 25.06.1970 Tarihli 1970/3521 Esas 4351 Karar sayılı kararı), aynı şekilde edimler arasındaki oransızlığın mutlaka incelenmesi ve gerekli hallerde bilirkişi incelemesine başvurulması gerektiğini belirtmiş (Yargıtay 1.Hukuk Dairesi’nin 23.02.1979 Tarihli 1979/2284 Esas 1979/2105 Karar sayılı kararı), karşı tarafın ekonomik sıkıntısından yararlanmanın da gabin kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini ifade etmiş (Yargıtay 1.Hukuk Dairesi’nin 04.11.1985 Tarihli 1985/12432 Esas 1985/12190 Karar sayılı kararı) ve nihayet somut olayın özelliklerine göre kişinin evsiz kalma ihtimalinin dahi gabin iddiasına dayanak teşkil edebileceğini kabul etmiştir (Yargıtay 15.Hukuk Dairesi’nin 09.06.1994 Tarihli 5428 Esas 3800 Karar sayılı kararı).

Sonuç olarak, gabin kurumu, sözleşme serbestisinin sınırlarını çizen ve özellikle zayıf tarafın korunmasını hedefleyen önemli bir hukuki denge mekanizması olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu bağlamda, edimler arasındaki açık oransızlığın varlığı kadar, bu oransızlığın karşı tarafça bilinçli şekilde istismar edilip edilmediği de belirleyici bir rol oynamaktadır. Nitekim objektif ve subjektif unsurların birlikte gerçekleşmesi, gabine dayalı geçersizlik iddialarının hukuki temelini oluşturmaktadır. Öte yandan, müzayaka kavramının yalnızca ekonomik zorluklarla sınırlı olmayıp, kişisel ve manevi baskıları da kapsayacak şekilde geniş yorumlanması, uygulamada adaletin sağlanması bakımından büyük önem taşımaktadır. Bu çerçevede hâkimin, somut olayın tüm özelliklerini dikkate alarak, piyasa koşulları ve tarafların durumunu birlikte değerlendirmesi gerekmektedir. Yargıtay içtihatlarının da bu doğrultuda gelişmesi, gabin müessesesinin uygulamadaki etkinliğini ve koruyucu işlevini güçlendirmektedir. Nihayetinde gabin, yalnızca bir geçersizlik sebebi değil, aynı zamanda sözleşme özgürlüğünün dürüstlük kuralı çerçevesinde kullanılmasını sağlayan temel bir hukuki güvencedir.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir