Avukat Ali Mert Karakılçık
Mirastan feragat sözleşmesi, miras hukukunun en ağır sonuç doğuran hukuki işlemlerinden biridir. Zira bu sözleşme ile mirasçı, ileride doğacak miras hakkından tamamen veya kısmen vazgeçmekte; çoğu zaman yalnızca malvarlığına ilişkin bir haktan değil, aile içi statüsünü ve mirasçılık sıfatını etkileyen çok yönlü bir hukuki konumdan da feragat etmektedir. Bu nedenle mirastan feragat sözleşmeleri şeklen resmi şekilde yapılmış olsalar dahi, her durumda mutlak ve tartışmasız biçimde geçerli kabul edilemez. Sözleşmenin geçerliliği, yalnızca resmi şekil şartının yerine getirilmiş olmasına değil, aynı zamanda feragat eden kişinin iradesinin özgür, sağlıklı ve baskıdan uzak biçimde oluşmasına bağlıdır. Özellikle aile içi otorite, ekonomik bağımlılık, manevi baskı, hileli yönlendirme, korkutma veya açık edim dengesizliği altında imzalanan mirastan feragat sözleşmeleri, Türk Medeni Kanunu ve Türk Borçlar Kanunu hükümleri çerçevesinde iptal davasına konu edilebilmektedir.
Doktrinde ifade edildiği üzere mirastan feragat sözleşmesi, Türk Medeni Kanunu’nun 528. maddesinde düzenlenen, mirasbırakan ile yasal veya atanmış mirasçısı arasında yapılan ve mirasçının ileride doğacak miras hakkından tamamen veya kısmen vazgeçmesini sağlayan, resmi şekilde yapılması zorunlu bir sözleşmedir. TMK.m.528 uyarınca mirasbırakan, bir mirasçısı ile karşılıksız veya bir karşılık sağlanarak mirastan feragat sözleşmesi yapabilir. Ancak mirastan feragat sözleşmesi miras hukukuna özgü bir kurum ise de, bu sözleşmenin geçerliliği de her hukuki işlem gibi tarafların serbest ve sağlıklı iradelerine dayanmaktadır. Zira hukukumuzda irade serbestisi esas olmakla birlikte, iradenin sakatlanması halinde sözleşmenin korunması değil, adaletin sağlanması amaçlanmaktadır. Bu bağlamda hata, hile, korkutma gibi irade sakatlığı halleri, hem Türk Borçlar Kanunu’nun 30–39.maddeleri kapsamında genel hükümler çerçevesinde hem de miras hukukuna özgü özel düzenlemeler kapsamında değerlendirilmektedir.
Özellikle TMK.m.504 hükmü, ölüme bağlı tasarruflarda irade sakatlığını açıkça düzenlemekte; mirasbırakanın hata, hile, korkutma veya zorlama etkisi altında yaptığı tasarrufların iptal edilebilir olduğunu öngörmektedir. Nitekim mirastan feragat sözleşmesi, her ne kadar iki taraflı bir sözleşme niteliği taşısa da, sonuçları itibarıyla ölüme bağlı tasarruf rejimine tabi olduğundan, bu hükümlerin uygulama alanı bulduğu kabul edilmektedir. Kanun koyucu, ölüme bağlı tasarruflarda kesin hükümsüzlük yerine iptal edilebilirlik yaptırımını tercih etmiş; böylelikle menfaati zedelenen ilgilinin dava açarak tasarrufu ortadan kaldırmasını öngörmüştür (Çağla YILMAZ, Miras Sözleşmesinin Sona Ermesi, Doktora Tezi, İstanbul Medipol Üniversitesi, s.50). Nitekim doktrinde de belirtildiği üzere; “…Mirastan feragat sözleşmesi, TMK’da mevcut bulunan ölüme bağlı tasarrufların iptali için geçerli düzenlemelere tabidir. TMK.m.557’ye göre, miras bırakanın ehliyetsizliği, şekil noksanlığı, hukuka ve ahlaka aykırılık ölüme bağlı tasarrufların iptali sebepleridir. Kanun koyucu tarafından ölüme bağlı tasarruflar konusunda ehliyetsizlik, şekil eksikliği ve hukuka veya ahlaka aykırılık hâllerinde kesin hükümsüzlük yerine iptal edilebilirlik yaptırımının uygulanacağı düzenlenmiştir. … Menfaati zedelenen ilgilinin, mirastan feragat sözleşmesinin ortadan kaldırılması için iptal davası açması gerekmektedir.” (Pınar AKTAŞ AVCI, Mirastan Feragat Sözleşmesinin Hükümsüzlüğü, Atatürk Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 2025, s.610).
Bu açıklamalardan hareketle mirastan feragat sözleşmesinin iki taraflı ve sağlararası bir işlem niteliği taşıması, özellikle feragat eden mirasçı bakımından Borçlar Kanunu hükümlerinin uygulanmasını da gündeme getirmektedir. Bu noktada lex specialis–lex generalis ilkesi uyarınca, öncelikle miras hukukuna ilişkin özel hükümler uygulanacak; boşluk veya tamamlayıcı nitelikteki hallerde ise TBK hükümleri devreye girecektir. Dolayısıyla mirastan feragat sözleşmesi, miras hukuku alanında düzenlenmiş olmakla birlikte, taraf iradelerinin sakatlanması halinde genel hükümlerden tamamen bağımsız ve dokunulmaz bir işlem olarak görülemez.
Doktrindeki baskın görüş de feragat edenin iradesinin sakatlanması halinde TBK.m.30 ve devamı hükümlerinin uygulanabileceğini açıkça kabul etmektedir. Bu kapsamda hata, hile veya ikrahla sakatlanmış bir irade beyanına dayanılarak yapılan mirastan feragat sözleşmesinin iptali mümkündür. Aynı şekilde ivazlı feragat sözleşmelerinde aşırı yararlanma hükümlerinin de uygulanabileceği kabul edilmektedir. Bu husus doktrinde şu şekilde ifade edilmiştir; “…Her somut olayda feragat eden bakımından irade sakatlıklarından birinin veya aşırı yararlanmanın söz konusu olup olmadığı değerlendirilmelidir. Mirastan feragat sözleşmesi mirastan feragat eden bakımından ölüme bağlı bir tasarruf olmayıp sağlararası bir işlem olduğundan onun iradesindeki sakatlıklar bakımından Borçlar Kanunu’nun genel hükümleri uygulanacaktır. Dolayısıyla MİRASTAN FERAGAT EDEN VEYA ONUN MİRASÇILARI ŞARTLARI GERÇEKLEŞTİĞİ TAKTİRDE TBK 30 VD. HÜKÜMLERİ ÇERÇEVESİNDE MİRASTAN FERAGAT SÖZLEŞMESİNİ İPTAL ETTİREBİLİRLER. Yine ivazlı feragat sözleşmeleri bakımından doktrinde genel olarak aşırı yararlanma hükümlerinin de uygulanabileceği kabul edilmektedir. … Haklı olarak doktrinde SEROZAN/ENGİN tarafından HAKSIZ DAYATMA olasılığının özellikle ivazsız mirastan feragat sözleşmelerinde dikkate alınması gerektiği ifade edilmiştir. Böyle bir durumda hukuka ve ahlaka aykırılık ya da irade bozukluğu kurallarının uygulanması söz konusu olabilir. Feragat sözleşmesinin ahlaka aykırılık veya irade sakatlığı sebebiyle iptal edildiği hallerde feragat eden mirasçı sıfatını tekrar kazanır.” (Şirin AYDINCIK MİDYAT, Evlenmeden Önce Mirastan Feragat Sözleşmesi Yapılabilir mi? İstanbul Medeniyet Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi 8(1), 2023, s.232).
Görüldüğü üzere doktrinde mirastan feragat sözleşmeleri mutlak dokunulmaz işlemler olarak görülmemekte; aksine irade sakatlığı ve aşırı yararlanma hallerinde iptal edilebilir kabul edilmektedir. Özellikle ivazlı feragat sözleşmelerinde “denkleştirici adalet” ilkesi, feragat karşılığında sağlanan ivazın gerçek değerle uyumlu olup olmadığının değerlendirilmesini zorunlu kılmaktadır. Bu nedenle mahkeme, yalnızca sözleşmenin resmi şekilde yapılıp yapılmadığını değil, aynı zamanda sözleşmenin hangi koşullarda imzalandığını, feragat eden kişinin baskı altında bulunup bulunmadığını, ivazın gerçek değerle orantılı olup olmadığını ve taraflar arasındaki ailevi-ekonomik güç dengesini de incelemelidir.
Yargıtay uygulamasında da feragat veya feragat niteliğindeki beyanların hata, hile veya ikrah nedeniyle geçersizliğinin aynı dava içinde ileri sürülebileceği ve ön sorun olarak incelenebileceği açıkça kabul edilmektedir. Nitekim Yargıtay 14.Hukuk Dairesi’nin 20.01.2003 Tarihli 2002/9403 Esas 2003/143 Karar sayılı ilamında şu şekilde hüküm kurulmuştur; “…Feragat eden kişi; hata hile veya ikrah nedeniyle feragatin feshi için dava açabileceği gibi ayrı bir dava açmayıp feragatin geçersizliğini öne sürerek feragat ettiği davayı yeniden açabilir ve bu davada ön sorun olarak feragatin hata, hile ve ikrah nedeniyle geçersiz olup olmadığı incelenir. (Prof. Dr. Baki Kuru, Hukuk Muhakemeleri Usulu Cilt: IV s.3549 vd.) … FERAGATİN HATA, HİLE, İKRAH İLE YAPILDIĞI İDDİASININ İKİNCİ DAVADA İLERİ SÜRÜLMESİNİ ENGELLEYEN BİR YASA HÜKMÜ DE YOKTUR. Açılan ikinci tescil davası içinde feragatin geçersizliği isteği de bulunmaktadır. Bu nedenle olayda kesin hükmün varlığı söz konusu olmadığından işin esası incelenip taraf delilleri toplanarak varılacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken yazılı nedenlerle davanın reddi doğru görülmediğinden hükmün bozulması gerekmiştir.” Bu karar açıkça göstermektedir ki, feragat beyanı mutlak ve dokunulmaz bir irade açıklaması olarak kabul edilmemekte; bilakis irade sakatlığı iddiası ileri sürüldüğünde mahkemenin bu iddiayı esastan incelemesi zorunlu görülmektedir.
Bu çerçevede mirastan feragat sözleşmesinin iptali davalarında en önemli meselelerden biri, irade sakatlığı iddiasının nasıl ispatlanacağıdır. Mirastan feragat sözleşmesinin gabin, hile veya ikrah nedeniyle iptali istemine dayalı davalarda, irade sakatlığını oluşturan olguların ispatı bakımından delil serbestisi geçerlidir. Zira irade sakatlığı çoğu zaman sözleşme metninden değil, sözleşme öncesindeki aile içi ilişkilerden, taraflar arasındaki konuşmalardan, ekonomik bağımlılıktan, tehdit ve baskı içerikli davranışlardan, mesaj kayıtlarından, tanık anlatımlarından ve olayların olağan akışından anlaşılabilir. Bu nedenle mahkeme, tarafların sunduğu delilleri toplamadan ve tartışmadan yalnızca sözleşmenin noter huzurunda yapılmış olmasına dayanarak davayı reddedemez.
Yargıtay 8.Hukuk Dairesi’nin 2008/3314 Esas 2008/5755 Karar sayılı kararında da aynı hususlar vurgulanmıştır; “…Dava, hata, hile ve ikrah nedeniyle mirastan feragat sözleşmesinin iptali isteğine ilişkindir. Sözleşmeyi imzalayan tarafların iradelerini sakatlayan yukarıda tanımlanan her türlü olgu, tanık dahil her türlü delille kanıtlanabilir. Davacılar vekili tarafından delil listesi sunulmasına rağmen, mahkemece dava dilekçesindeki anlatımlarla yetinilerek, taraf delilleri toplanmadan yazılı şekilde karar verilmiştir. Uyuşmazlık hakkında hüküm kurulabilmesi için iddia ve savunmaya ilişkin delillerin eksiksiz olarak toplanması gerekir. İddia ve savunma doğrultusunda taraf delilleri eksiksiz olarak yöntemine uygun şekilde toplanarak, tartışılıp değerlendirilerek uyuşmazlığın esası hakkında bir karar verilmesi gerekirken eksik araştırma ve incelemeye dayanarak delil toplanmadan karar verilmesi usul ve kanuna aykırıdır. SONUÇ: Yukarıda açıklanan gerekçeler nedeniyle, yerinde görülen davacılar vekilinin temyiz itirazlarının kabulüyle hükmün HUMK.nun 428. maddesi uyarınca BOZULMASINA, …”
Yine Yargıtay 1.Hukuk Dairesi’nin 24.11.2022 Tarihli 2022/4595 Esas 2022/7735 Karar sayılı kararında da benzer şekilde ikrahın ispatı ile ilgili ikrah iddiasının tanık beyanları dahil her türlü delille ispatlanabileceği ifade edilmiştir (Benzer yönde: Yargıtay 1.Hd. 2013/11466 E. 2017/1615 K.). Bu yaklaşım, mirastan feragat sözleşmesinin resmi şekilde yapılmış olmasının, irade sakatlığı iddiasının ileri sürülmesine engel olmadığını ortaya koymaktadır. Zira noter huzurundaki imza, iradenin dış dünyaya yansıyan kısmını gösterir; ancak bu iradenin hangi baskı, korku veya aldatma altında oluştuğu ayrıca araştırılmalıdır.
Yargıtay 21.Hukuk Dairesi’nin 02.12.2013 Tarihli 2013/20004 Esas 2013/22391 Karar sayılı kararında ise hile ve korkutma iddiasına dayalı istemlerde ceza soruşturması dahil tüm delillerin toplanması gerektiği vurgulanmıştır; “…davacı, feragatin hata, hile veya ikrah nedeniyle geçersiz olduğunu aynı davada ileri sürebilir veya feragatin feshi için ayrı bir dava açabilir. Somut olayda; davacının 17.02.2010 tarihli feragatinin hata, hile veya korkutma altında yapılıp yapılmadığı, bu konuda cezai soruşturma bulunup bulunmadığı varsa sonucunun ne olduğu araştırılmadan, mahkemece salt “feragat” beyanıyla davanın sonuçlandırılması hatalı olmuştur. Yapılacak iş, temyiz dilekçesindeki itirazlar da dikkate alınarak, davacıya bu konudaki tüm delillerini bildirmesi için önel vermek, iş kazası sonucunda sürekli iş göremez hale gelen davacının nasıl olup da, tazminat taleplerinden feragat ettiğinin, feragat aşamasına hangi şartlarda geldiğinin, feragat dilekçesi aşamasında hata, hile veya korkutma gibi irade fesadına konu eylemlerin olup olmadığının araştırılarak tüm deliller bir arada değerlendirilip çıkacak sonuca göre bir karar vermektir. Mahkemece bu maddi ve hukuki olgular nazara alınmaksızın yazılı şekilde karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.”
Bununla birlikte, mirastan feragat sözleşmelerinde en sık karşılaşılan irade sakatlığı hallerinden biri ikrah, diğer bir ifadeyle korkutmadır. Bilindiği üzere Türk Borçlar Kanunu’nun 39.maddesi ikrah, diğer bir ifadeyle korkutma müessesesini düzenlemektedir. Bu kapsamda korkutma/ikrah, kişinin irade serbestisini ihlal suretiyle onu iç iradesine “gerçek iradesine” uymayan bir beyanda bulunmak zorunda bırakan hukukun caiz görmediği davranış olarak tanımlanmaktadır (Yargıtay Onursal Başkanı Eraslan ÖZKAYA, Yanılma – Aldatma – Korkutma Davaları, 5.Baskı, Ankara 2023, s.405 ; Prof.Dr.Fikret EREN, Borçlar Hukuku Genel Hükümler, 19.Baskı, Ankara 2015 s.402). Doktrinde ikrah, bir kimsenin yapmak istemediği bir hukuki işleme zarara uğrayacağı tehdidi ile razı olmasını sağlamak olarak da tanımlanmaktadır (Prof.Dr.Safa REİSOĞLU , Borçlar Hukuku Genel Hükümler, İstanbul 2008, s.65).
İşte bu tanımlarda yer alan korku unsuru, her zaman maddi cismani bir cebir ve tazyik şeklinde ortaya çıkmaz. Bazen MANEVİ “RUHİ” BİR CEBİRLE DE OLUŞABİLMEKTEDİR (Can SÜRMELİ, Mirastan Feragat Sözleşmesi, Yüksek Lisans Tezi, Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi, Haziran 2022, s.93). Bu korku kişinin iradesi üzerinde doğrudan etki yaparak iradesinin o yönde oluşmasını sağlamaktadır (Yargıtay Onursal Başkanı Eraslan ÖZKAYA, Yanılma – Aldatma – Korkutma Davaları s.406 ; Prof.Dr.Fikret EREN, Borçlar Hukuku Genel Hükümler, s.403). Bu çerçevede TBK.m.39’da düzenlenen korkutmada, bozukluk iradenin bildiriminde değil iradenin oluşumundadır. Bu itibarla korkutmada, korkutulanın bildirimi sözde iradesine uygun görünse de iç “gerçek” iradesi ile dışa vurulan irade arasında korkutma nedeniyle uyumsuzluk bulunduğundan hukuki işleme TBK.m.39 hükümleri uygulanır (Yargıtay Onursal Başkanı Eraslan ÖZKAYA, Yanılma – Aldatma – Korkutma Davaları, s.407). Diğer bir ifadeyle Korkutmada “ikrahta” irade bildiriminde bulunan kişi hiç istemediği iki yoldan birini tercih etmek zorunda bırakılmıştır; kişi ya kendisine yöneltilen tehdidin sonuçlarına katlanacak veya kendisine önerilen hukuki işlemi yapacaktır (Yargıtay Onursal Başkanı Eraslan ÖZKAYA, Yanılma – Aldatma – Korkutma Davaları, s.407 ; Prof.Dr.Fikret EREN, Borçlar Hukuku Genel Hükümler, s.403).
Bu nedenle mirastan feragat sözleşmelerinde aile büyüğünün otoritesi, ekonomik üstünlüğü, mirasçıyı dışlama tehdidi, aileden koparma baskısı, evlatlıktan reddetme söylemi, kişisel sırları açıklama tehdidi veya ekonomik yardımı kesme baskısı, somut olayın özelliklerine göre ikrah kapsamında değerlendirilebilir. Korkutmanın mutlaka açıkça ve aleni biçimde yapılması da gerekmez. Zira korkutma dolaylı olarak bir eylem, davranış veya işaretle de gerçekleştirilebilir. Yeter ki karşı taraf bunu anlayabilsin ve üzerinde bir korku yaratabilsin (Yargıtay Onursal Başkanı Eraslan ÖZKAYA, Yanılma – Aldatma – Korkutma Davaları, s.408). Yine korkutmada, korkutanın tehlike karşısındaki kişiyi istediğini yapmadığı takdirde KORKUTULANA AİT ÇOK DEĞERLİ BİR ŞEYİ VERMEME, İSTEDİĞİ SÖZLEŞMEYİ YAPMAMA GİBİ BİR SÖYLEMDE BULUNMASI DA KORKUTMA SAYILIR (Yargıtay Onursal Başkanı Eraslan ÖZKAYA, Yanılma – Aldatma – Korkutma Davaları, s.434). Yine korkutmada tehdidin ciddi ve yakın olması gerekmekle birlikte tehlikenin hedeflediği zararın önemi ve büyüklüğü, tehlikenin ağırlığını gösterir. Bu kapsamda mesken dokunulmazlığı gibi değerlere verilecek zararlar, işten çıkarma, mesleki ve KİŞİSEL SIRLARIN AÇIKLANMASI GİBİ DURUMLAR OLAYIN ÖZELLİĞİNE GÖRE AĞIR BİR TEHLİKE OLARAK KABUL EDİLEBİLİR (Yargıtay Onursal Başkanı Eraslan ÖZKAYA, Yanılma – Aldatma – Korkutma Davaları. s.435).
Tüm bu hususlarla birlikte bir hukuki işlemde AŞIRI MENFAAT ELDE EDİLDİĞİ TAKDİRDE BİR HAKKIN KULLANILMASI DA KORKUTMA SAYILIR. Nitekim bir hakkın veya kanuni yetkinin kullanılacağı tehdidinin tehdit olunan için yarattığı güç durumdan aşırı menfaat elde etmek üzere yararlanılmışsa yapılan tehdit gene hukuka aykırıdır (Y.4.HD. 4.11.1961 T. 148/9169) (Prof.Dr.M. Kemal OĞUZMAN – Prof.Dr.M. Turgut ÖZ, Borçlar Hukuku Genel Hükümler, s.118). Bu tür korkutmalar doktrinde “hukuksal tehdit” olarak adlandırılmaktadır (Yargıtay Onursal Başkanı Eraslan ÖZKAYA, Yanılma – Aldatma – Korkutma Davaları, s.439). Bu noktada ilk olarak hukuksal tehditten söz edilebilmesi için tehditte bulunan tarafın öteki tarafa karşı kullanabileceği bir hakkının veya kânundan doğan bir yetkisinin bulunması gerekir (Yargıtay Onursal Başkanı Eraslan ÖZKAYA, Yanılma – Aldatma – Korkutma Davaları, s.439).
Şüphesiz hak arama özgürlüğü kişinin Anayasadan kaynaklanan temel haklarındandır. Ancak, hakkın veya kanundan doğan yetkinin yine kanunlarda öngörülen şekilde kullanılması gerekmektedir. Zira bütün haklarda olduğu gibi hak arama ve kanundan doğan yetkinin kullanılması özgürlüğü de kötüye kullanılamaz. Bu kural Medeni Kanunun 2.maddesinin genel hükmünün bir gereğidir. Borçlar Kanununun 38.maddesinin 2.fıkrası ise korkutmaya ilişkin genel kuralın bir tekrarıdır. Dolayısıyla bir kişinin hakkını istemesi veya kanundan doğan yetkilerini kullanacağını bildirmesi kanunlardan doğan en doğal hakkı olsa da bu hakkını bir sözleşmenin yapılması için tehdit aracı olarak kullanması, hakkın kötüye kullanılmasını gündeme getirir ve dürüstlük kuralına ters düşer (Yargıtay Onursal Başkanı Eraslan ÖZKAYA, Yanılma – Aldatma – Korkutma Davaları, s.439). Bu kapsamda buradaki aşırı yarardan maksat, tehditte bulunan kimsenin hakkını kullanmak suretiyle elde edeceği yarardan çok fazlasını elde etmesidir (Yargıtay Onursal Başkanı Eraslan ÖZKAYA, Yanılma – Aldatma – Korkutma Davaları, s.438). O halde bir hak aşırı yararlanmak amacıyla kullanılırsa hukuka aykırı sayılır ve korkutan taraf hak ve kanundan doğan yetkisini korkutma aracı olarak kullanıp karşı tarafın zor durumda olmasından yararlanarak aşırı menfaat sağladığı için korkutulan taraf sözleşmeyle bağlı sayılamaz (Yargıtay Onursal Başkanı Eraslan ÖZKAYA, Yanılma – Aldatma – Korkutma Davaları, s.443).
Yargıtay uygulamasında da benzer görüş hakimdir. Nitekim Yargıtay, bilhassa bir hakkın kullanımından kaynaklı ikrah iddiasına dair uyuşmazlıklarda kişinin zor durumundan faydalanmak suretiyle aşırı yararlanmada bulunmanın hukuka aykırı olduğunu (Y.4.HD. 02.12.1965 T. 9295 E. 6717 K. ; Y.4.HD. 4.11.1961 T. 148 E. 9169 K. ; YHGK 13.01.1971 T. 841/E K.), ikrah iddiasının tanıkla ispatlanabileceğini ve noterde düzenlenen sözleşmeler yönünden de ikrah iddiasında bulunulabileceğini (YHGK. 18.09.1963 T. 6-5 E. 57 K. ; YHGK 28.06.1985 T. 1984/13-208 E. 654 K), ikrah iddiasında deliller eksiksiz olarak toplanıp tüm tanıklar ve belgeler incelendikten sonra karar verilmesi gerektiğini (Y.13.HD. 19.10.1982 T. 4562 E. 6044 K.) kararlarında sıklıkla vurgulamaktadır.
Kaldı ki Yargıtay 1. Hukuk Dairesi’nin 2016/12798 E., 2017/223 K. sayılı ilamında da feragatın rızayı ifsat eden bir nedenle malul olduğunun kanıtlanması halinde, hileye, hataya veya ikraha maruz kalan kimseye iptal talep hakkı tanınacağı açıkça ifade edilmiştir. Aynı kararda, irade bozukluğunun aynı dava içerisinde savunma yoluyla dahi ileri sürülebileceği vurgulanmış; bu suretle feragat beyanının mutlak ve dokunulmaz bir irade açıklaması olmadığı açıkça ortaya konulmuştur. Bu bağlamda, noterde düzenlenmiş olması sözleşmeyi kendiliğinden ve mutlak surette geçerli kılmaz; zira ikrah iradenin bildiriminde değil, iradenin oluşum aşamasındadır (Yargıtay 21.Hukuk Dairesi’nin 01.02.2007 tarih, 2006/12319 E., 2007/1111 K. sayılı kararı). Feragat eden kişi noter huzurunda imza atmış olabilir; ancak bu imza, korku altında şekillenmiş bir iradenin dışa vurumundan ibaretse, hukuk düzeni bu beyanı mutlak biçimde korumaz.
Nitekim Yargıtay 1.Hukuk Dairesi’nin 20.09.2011 tarihli, 2011/4724 E., 2011/9466 K. sayılı kararında da bu husus açıkça ortaya konulmuştur; “…Ne varki; davacı, anılan belge düzenlendikten sonra 20.5.2008 tarihinde yine aynı noterin aracılığıyla feragatten döndüğünü dile getirmiş ve yargılama aşamasında da “miras bırakanın vefatından sonra DAVALI VE BABASI TARAFINDAN BÜYÜK BİR MANEVİ BASKI ALTINA ALINDIĞINI VE DAVALI TARAFINDAN KENDİSİNE, HAK EDECEĞİ NİSPETTE DAVA KONUSU TAŞINMAZIN TAPUSUNUN DEVREDİLECEĞİNİN BEYAN EDİLDİĞİNİ” BELİRTEREK FERAGAT KONUSUNDA HİLEYE DÜŞÜRÜLDÜĞÜNÜ İLERİ SÜRMÜŞTÜR. Oysa mahkemece, bu husus üzerinde durulmaksızın neticeye gidilmiştir. O halde, hile iddiasının aynı dava içerisinde hadise şeklinde araştırılarak, gerçekten, feragatnamenin hile ile illetli olup olmadığının saptanması zorunludur. …Öte yandan, hile her türlü delille ispat edilebileceği gibi iptal hakkının kullanılması hiç bir şekle bağlı değildir. Hilenin öğrenildiği tarihten itibaren bir yıllık hak düşürücü süre içerisinde karşı tarafa yöneltilecek bir irade açıklaması, defi yahut dava yoluyla da kullanılabilir. Hal böyle olunca; yukarıda değinilen ilkeler gözetilmek suretiyle araştırma ve inceleme yapılarak, anılan feragatnamenin hileyle illetli olup olmadığının kuşkuya yer bırakmayacak şekilde saptanması, ondan sonra bir karar verilmesi gerekirken yazılı olduğu üzere hüküm kurulmuş olması doğru değildir. Davacının temyiz itirazı yerindedir.” Görüldüğü üzere Yargıtay, noter huzurunda düzenlenmiş bir feragat belgesinin varlığını tek başına geçerlilik için yeterli görmemekte; bilakis hile, baskı veya manevi yönlendirme iddiası mevcut ise bu iddiaların aynı dava içerisinde araştırılmasını zorunlu kabul etmektedir.
İrade sakatlığı bağlamında korkutma kavramının hukuki çerçevesi öğretide de açık biçimde ortaya konulmuştur. Buna göre; “Korkutma, belli bir iş veya işlemin yapılması veya yapılmaması konusunda bir kişinin iradesi üzerinde yapılan etki ve MANEVİ BASKIDIR. Kanun korkutma ile zorlamayı ayrı ayrı irade sakatlığı sebebi olarak belirtmiştir. Korkutma, zorlamanın aksine manevi bir tehdittir. TMK m.504 hükmü uyarınca mirasbırakanın korkutma etkisi altında yapmış olduğu ölüme bağlı tasarruflar geçersizdir.” şeklinde tanımlama yapılmakta; miras sözleşmeleri bakımından da korkutma etkisi altında açıklanan iradenin hukuken korunamayacağı ifade edilmektedir (Çağla YILMAZ, Miras Sözleşmesinin Sona Ermesi, Doktora Tezi, İstanbul Medipol Üniversitesi, s.53; İMRE, s.325; İMRE/ERMAN, s.212; OĞUZMAN/ÖZ, C.1, s.119; NOMER, s.108).
Mirastan feragat sözleşmelerinde ikrah kadar önemli olan bir diğer irade sakatlığı ve sözleşme adaleti sorunu ise aşırı yararlanmadır. Bilindiği üzere TBK.m.28’de gabin müessesesi düzenlemiştir. Doktrinde tanımlandığı üzere, gabin, iki veya çok taraflı karşılıklı edimleri içeren sözleşmelerde taraflardan birinin ötekisinin müzayakasından “zor durumda kalmasından” “düşüncesizliğinden” veya “deneyimsizliğinden” yararlanarak yüklendiği edimden çok fazla değerde “açık oransızlık yaratacak şekilde” karşı edim sağlayıp onu sömürmesidir (Yargıtay Onursal Başkanı Eraslan ÖZKAYA, Aşırı Yararlanma (Gabin) Davaları, 4.Baskı, Ankara 2020, s.22 ; Prof.Dr.M. Kemal OĞUZMAN – Prof.Dr.M. Turgut ÖZ, Borçlar Hukuku Genel Hükümler, s.138). Bu çerçevede gabin, tarafların karşılıklı edimleri tayin edebilme konusundaki sözleşme özgürlüğüne getirilen bir sınırlama olup “gabini” sözleşme özgürlüğünü kısıtlayan değil, sözleşme özgürlüğünün istismarını önleyen bir müessese olarak kabul etmek gerekir (Yargıtay Onursal Başkanı Eraslan ÖZKAYA, Aşırı Yararlanma (Gabin) Davaları, s.23-24 ; Prof.Dr.Ahmet M. KILIÇOĞLU, Borçlar Hukuku Genel Hükümler, 20.Bası, Ankara 2016, s.234).
Bu kapsamda bir hukuki işlemde gabinin varlığı için öncelikle edimler arasında objektif oransızlık bulunmalıdır. Bu itibarla edim taşınmaz mal ise keşif yapılarak uzman bilirkişilerden alınacak raporlarla sözleşme tarihindeki değerleri tespit edilmeli, emsaller varsa dikkate alınmalıdır (Yargıtay Onursal Başkanı Eraslan ÖZKAYA, Aşırı Yararlanma (Gabin) Davaları, s.33-34). Bu noktada oransızlığın tespiti için Borçlar Kanunumuz belirli bir ölçü koymamıştır. Nitekim kanun koyucu, önceden belirlenecek ölçülerin zaman içerisinde değişeceğini bu nedenle kanunlarda sık sık değişiklik yapılması gerektiğini değişiklik yapılıncaya kadar birçok adaletsizliklere neden olacağını göz önünde tutarak oran belirlemeyi uygun görmemiştir. Ayrıca, her somut olayın özelliğine göre oransızlığın ölçüsü değişiklik gösterebilmektedir. Gerek yürürlükten kalkmış olan 818 sayılı Borçlar Kanunu döneminde gerekse halen yürürlükte bulunan 6098 sayılı Borçlar Kanununda açık oransızlığın ölçüsünün takdiri hakime bırakılmıştır (Yargıtay Onursal Başkanı Eraslan ÖZKAYA, Aşırı Yararlanma (Gabin) Davaları, s.34). Gerçekten oransızlık hakkında kalıplaşmış, katı ve sabit bir rakam koymak yerine, piyasa durumu, sözleşme konusu edimin niteliği, emsaller, kanun ve kararnamelerle belirlenmiş, tarife ve cetveller, edimler arasındaki orana etki edebilecek tüm objektif unsurlar veya sözleşme konusu edime ilişkin yetkili kurum ve kuruluşların belirledikleri fiyat endeksleri, gerektiğinde konunun uzmanı bilirkişilerden alınacak bilirkişi raporları değerlendirilerek edimler arasında açık oransızlığın bulunup bulunmadığının hakim tarafından tayin ve takdir edilmesi somut olay adaletine ve hukuka uygun düşecektir (Yargıtay Onursal Başkanı Eraslan ÖZKAYA, Aşırı Yararlanma (Gabin) Davaları, s.34-35).
Bunun yanında bir hukuki işlemin gabin sebebiyle geçersizliği için sözleşmenin zayıf tarafının, karşı tarafça istismar edilmiş olması gerekir. Bu durum gabinin subjektif unsuru olarak nitelendirilir. İstismarın teşekkülü için karşı tarafın bu zayıf hallerden birinin veya birkaçının sözleşme yaptığı kimsede bulunduğunu bilmesi yeterlidir. Ayrıca istismar kastının aranmasına gerek yoktur (Yargıtay Onursal Başkanı Eraslan ÖZKAYA, Aşırı Yararlanma (Gabin) Davaları, s.36). Yine aşırı yararlanmanın “gabinin” teşekkülü için kanunun aradığı üç halin bulunması, karşı tarafın bunları istismar etmesi yanında sözleşmenin yapılması sırasında aşırı yararlanmaya maruz kalan kişinin bunlardan kurtulmasının da mümkün olmaması gerekir (Yargıtay Onursal Başkanı Eraslan ÖZKAYA, Aşırı Yararlanma (Gabin) Davaları, s.36 ; Prof.Dr.Ahmet M. KILIÇOĞLU, Borçlar Hukuku Genel Hükümler, s.235).
Bu noktada mirastan feragat sözleşmeleri bakımından müzayaka kavramı ayrıca önem taşımaktadır. Zor durumda kalma müzayaka doktrinde çeşitli şekilde tarif edilmiştir: “Müzayaka öyle bir durumdur ki bu durumda mevcut tehlikeyi kabul etmektense gabinli akde rıza göstermek ehvenişerdir. Bu tehlike bizzat gabine uğrayan kimsenin yahut yakınlarının hayatını sıhhatini şerefini, hürriyetini veya mallarını tehdit edebilir (Yargıtay Onursal Başkanı Eraslan ÖZKAYA, Aşırı Yararlanma (Gabin) Davaları, s.37). Bu kapsamda zor durumda kalma “müzayaka” maddi “ekonomik-mali” olabileceği gibi MANEVİ “ŞAHSİ” DE OLABİLMEKTEDİR (Yargıtay Onursal Başkanı Eraslan ÖZKAYA, Aşırı Yararlanma (Gabin) Davaları, s.38 ; Prof.Dr.Fikret EREN, Borçlar Hukuku Genel Hükümler, s.420 ; Prof.Dr.M. Kemal OĞUZMAN – Prof.Dr.M. Turgut ÖZ, Borçlar Hukuku Genel Hükümler, s.140). Bu şekliyle maddi anlamda müzayakaya düşmek mümkün olduğu gibi kişinin mali yönden zor durumda “müzayakaya” düşmesi için mutlaka yoksul olması da gerekmez. Varsıl bir kimse de zor duruma “müzayakaya” düşebilir (Yargıtay Onursal Başkanı Eraslan ÖZKAYA, Aşırı Yararlanma (Gabin) Davaları, s.38). Son olarak belirtmek gerekir ki zor duruma “müzayakaya” düşenin kusurlu olması, başka bir anlatımla kendi kusuru ile zor duruma “müzayakaya” düşmesi dahi sonuca etkili değildir (Yargıtay Onursal Başkanı Eraslan ÖZKAYA, Aşırı Yararlanma (Gabin) Davaları, s.39 ; Prof.Dr.Fikret EREN, Borçlar Hukuku Genel Hükümler, s.420).
Yargıtay uygulamasında da aynı görüş hakimdir. Nitekim Yargıtay, müzayakanın zaruret içinde bulunan ya da mevcut veya iktisadi bir zarar veya sıkıntıyı karşılamak için ölçüsüz bir fedakarlıkta bulunma hali olduğunu (Y.1.HD. 25.06.1970 T. 1970/3521 E. 4351 K.), bir davada gabine maruz kalındığı iddiasında bulunulması halinde bu iddianın araştırılmaksızın karar verilemeyeceğini (Y.1.HD. 23.2.1979 T. 1979/2284 E. 1979/2105 K), edimler arası oransızlığın araştırılması ve lüzumlu hallerde bu hususta bilirkişi raporu alınması gerektiğini (Y.15.HD. 09.06.1994 T. 5428 E. 3800 K.), karşı tarafın maddi zorluğundan faydalanmanın da gabin teşkil ettiğini (Y.1.HD. 4.11.1985 T. 1985/12432 E. 1985/12190 K.) ve hatta önemli olarak kişinin evsiz kalma ihtimalinin de gabine dayanak teşkil ettiğini (YHGK. 8.11.1950 T. 1/287 E. 106 K.) kararlarında sıklıkla vurgulamıştır.
Öğretide ayrıca mirastan feragat sözleşmesinin aşırı yararlanma sebebiyle iptalini gerektirebilecek durumlara örnek olarak şu hususlar örnek verilmektedir; “…Evladına dargın bir baba, mirasından çocuğunun hiçbir şey almamasını arzulamaktadır. Fakat onu mirastan çıkartabileceği sebepler de mevcut değildir. Bu şartlar altında, paraya sıkışan altsoy, yardım etmesi için babasına çıkagelir. Çocuğunun müşkül durumunu fırsat bilen baba, fazlasıyla düşük bir bedel karşılığında onunla mirastan feragat sözleşmesi yapar. Yazarlar, bu tür bir olayda mirastan feragat sözleşmesinin aşırı yararlanma sebebiyle iptal edilebileceğini açıkça belirtmektedir.” (Can SÜRMELİ, Mirastan Feragat Sözleşmesi, Yüksek Lisans Tezi, Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi, Haziran 2022, s.97; ayrıca bkz. Akça, 2022, s.285; Ömür, 2019, s.781; Demirsatan, 2020, s.1076; Atlı, 2017, s.179).
Bu noktada mirastan feragat sözleşmesinin iptali davalarında süre meselesi de ayrıca değerlendirilmelidir. Aşırı yararlanma bakımından süre değerlendirmesi öğretide açık biçimde ortaya konulmuştur. Bu hususta; “…Oransızlık aleyhine gerçekleşmiş taraf ölüme bağlı tasarrufta bulunan kişi ise bu kişi düşüncesizlik ve deneyimsizliğini öğrendiği, zor durumda kalmış ise bu durumun ortadan kalktığı tarihten itibaren bir yıl ve her halde sözleşmenin kuruluş tarihinden itibaren beş yıl içinde aşırı yararlanma hükümlerine başvurabilir.” (Çağla YILMAZ, Miras Sözleşmesinin Sona Ermesi, Doktora Tezi, İstanbul Medipol Üniversitesi, s.58; DEMİRSATAN, Barış, “Miras Sözleşmelerinde Aşırı Yararlanmanın Uygulanabilirliği”, DEÜHF Dergisi, C.22, S.2, 2020, s.1073).
Yargıtay 14.Hukuk Dairesi’nin 27.04.2015 tarihli 2015/1646 Esas 2015/4700 Karar sayılı kararında da benzer yönde bir değerlendirmede bulunularak mirastan feragat sözleşmesinin iptali istemi murisin vefat tarihi sonrasında işleyen süre kapsamında değerlendirilmiştir. Bu husus karşı oy yazısına da yansımıştır. Yargıtay 8.Hukuk Dairesi’nin 06.06.2014 Tarihli 2013/19308 Esas 2014/11767 Karar Sayılı Kararında da benzer hususlar ifade edilmiştir. Karar özeti şu şekildedir; “…Dava, TBK’nun 27.maddesi uyarınca kesin hükümsüzlük ve yine TBK’nun 30 ve devamı maddelerinde yer alan irade bozukluklarına dayalı olarak açılan mirastan feragat sözleşmesinin iptaline, olmadığı taktirde TMK’nun 506 ve devamı maddelerine göre tenkise veya feragat karşılığı olarak alınan 100 TL’nin geri verilerek miras paylaşımına katılmaya karar verilmesine ilişkindir. … O halde mahkemece eski BK’nun 20 ve yeni TBK’nun 27.maddelerinin kapsamları göz önünde bulundurularak ve bu maddede yer alan hükmün herhangi bir hak düşürücü süreye tabi olmadığı gözetilerek, her türlü delille kanıtlanmasının mümkün olduğu göz önünde bulundurularak iddia ve savunma doğrultusunda gerekli araştırma ve incelemenin yapılması ondan sonra uyuşmazlık hakkında olumlu ve olumsuz bir karar verilmesi gerekirken bu husus göz ardı edilerek ve eksik incelemeye dayalı olarak hüküm kurulmuş bulunması usul ve yasaya aykırıdır. …”
Bu açıklamalar birlikte değerlendirildiğinde, hem ikrah hem de gabin yönünden süre başlangıcının somut olayın özelliklerine göre belirlenmesi gerektiği açıktır. Özellikle baskı, korkutma, aile içi otorite veya zor durum halinin devam ettiği hallerde, hak düşürücü sürenin başlangıcı mekanik biçimde sözleşme tarihine indirgenmemelidir. İrade sakatlığı iddiasının niteliğine göre korkunun ortadan kalktığı, hilenin öğrenildiği veya zor durumun sona erdiği tarih belirlenmeli; dava süresinin bu çerçevede değerlendirilmesi gerekir. Aksi yöndeki yaklaşım, baskı altında sözleşme imzalayan kişiyi, baskı devam ederken dava açmaya zorlamak gibi hakkaniyete aykırı bir sonuca yol açar.
Mirastan feragat sözleşmelerinde uyuşmazlık çoğu zaman yalnızca irade sakatlığı ile sınırlı değildir. Bazı hallerde feragat sözleşmesi, mirasbırakanın belirli mirasçıları kayırmak veya bazı mirasçıları sistematik biçimde miras dışında bırakmak amacıyla kullandığı bir araç haline gelebilmektedir. Özellikle yöresel adetler, erkek evlat kayırma saiki, kız çocuklarının miras hakkının fiilen bertaraf edilmesi veya mirasbırakanın diğer mirasçılarla fikir ve irade birliği içinde hareket etmesi gibi olgular, mirastan feragat sözleşmesinin hukuki niteliğinin daha sıkı biçimde incelenmesini gerektirir. Bu noktada uyuşmazlık, yalnızca şekli geçerlilik veya sözleşme serbestisi çerçevesinde değil, işlemin gerçek amacı ve tarafların fiili konumu dikkate alınarak değerlendirilmelidir.
Bu bağlamda Yargıtay’ın muris muvazaası içtihatlarında kabul ettiği değerlendirme ölçütleri, mirastan feragat sözleşmelerinin arkasındaki gerçek amacın tespitinde de yol gösterici olabilir. Yargıtay’ın 01.04.1974 tarihli ve 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı ile hukuk sistemimize yerleşen “muris muvazaası” olgusu, miras bırakanın yerel gelenekler ve “erkek çocukları kayırma” kastıyla hareket ederek mirasçılarını miras hakkından yoksun bırakmaya yönelik yaptığı gizli bağış amaçlı işlemlerin, görünürdeki biçimi ne olursa olsun hukuken geçersiz kabul edilebileceğini ortaya koymaktadır. Dolayısıyla mirastan feragat sözleşmesi de, bazı somut olaylarda bu hukuka aykırı amaca ulaşmak için kullanılan bir araç niteliği taşıyabilir.
Nitekim Yargıtay 1.Hukuk Dairesi’nin 03.04.2017 tarihli, 2014/21092 Esas, 2017/1647 Karar sayılı kararında; “…Mahkemece, murisin davacı kızını mirastan mahrum etmek amacıyla ve muvazaalı olarak temlikler yaptığı gerekçesiyle sübut bulan davanın kabulüne karar verilmiştir. Yargıtay hükmün onanmasına karar vermiştir.” Bu karar, murisin kız çocuğunu mirastan mahrum bırakma amacının, yapılan hukuki işlemin geçersizliği sonucunu doğurabileceğini açıkça ortaya koymaktadır.
Yine Yargıtay 1.Hukuk Dairesi’nin 23.05.2012 tarihli, 2012/3080 Esas, 2012/6017 Karar sayılı ilamında ise şu değerlendirme yapılmıştır; “…Somut olaya gelince, davacının kız, davalıların oğlan ve oğlandan olma torun oldukları, miras bırakanın malvarlığı ve emekli maaşı açısından taşınmaz satımına ihtiyacının bulunmadığı, aşırı harcama yapmadığı, yöresel adetler gereği oğlan ve oğlandan olma torunun üstün tutulduğu, temlikte gösterilen bedel ile temlike konu payların gerçek değeri arasında yaklaşık 10 kat farkın bulunduğu anlaşılmaktadır. Belirlenen tüm bu olgular açıklanan ilkelerle değerlendirildiğinde sözü edilen temlikin mirasçıdan mal kaçırmak amaçlı bedelsiz, kısaca muvazaalı olduğu sonucuna varılmaktadır.”
Görüldüğü üzere Yargıtay, yalnızca hukuki metne değil; yörenin gelenek ve göreneklerine, kız–erkek ayrımına dayalı fiili uygulamalara ve temlik bedeli ile gerçek değer arasındaki fahiş farka birlikte bakarak murisin gerçek amacını tespit etmektedir. Bu yaklaşım mirastan feragat sözleşmelerinde de önem taşır. Zira feragat sözleşmesi görünürde mirasçının kendi iradesiyle yaptığı bir işlem gibi görünse de, arka planda aile içi baskı, ekonomik bağımlılık, erkek evlat kayırma saiki veya mirasçıların sistematik biçimde dışlanması bulunuyorsa, mahkemenin bu fiili arka planı dikkate almadan karar vermesi mümkün olmamalıdır.
Aynı doğrultuda Yargıtay 13. Hukuk Dairesi’nin 11.03.2020 tarihli, 2018/2957 Esas, 2020/3187 Karar sayılı kararında; “…Bunun için de ülke ve yörenin gelenek ve görenekleri, toplumsal eğilimleri, olayların olağan akışı, miras bırakanın sözleşmeyi yapmakta haklı ve makul bir nedeninin bulunup bulunmadığı, davalı yanın alış gücünün olup olmadığı, satış bedeli ile sözleşme tarihindeki gerçek değer arasındaki fark, taraflar ile miras bırakan arasındaki beşeri ilişki gibi olgulardan yararlanılmasında zorunluluk vardır.” Bu karar, murisin gerçek iradesinin belirlenmesinde toplumsal ve ailevi dinamiklerin dikkate alınması gerektiğini açıkça ortaya koymaktadır.
Öğretide de muvazaada mal kaçırma amacının varlığı aranmakta; uygulamada kız çocukların mirastan mahrum bırakılmasının sıkça karşılaşılan bir gerekçe olduğu ifade edilmektedir (Doç. Dr. Selin Sert SÜTÇÜ, Miras Bırakanın Muvazaalı Hukuki İşlemleri ve Sonuçları, s.75). Türk Medeni Kanunu’nun 495.maddesi uyarınca mirasbırakanın altsoyu olan çocuklar, cinsiyet ayrımı gözetilmeksizin birinci derece mirasçı olup miras payları eşittir. Kanun koyucu, erkek çocuk lehine herhangi bir ayrıcalık tanımamıştır. Bu nedenle kız çocukların sistematik biçimde dışlandığı, mirasın fiilen erkek çocuklara bırakıldığı ve feragat sözleşmesinin bu amaca hizmet eden bir araç olarak kullanıldığı hallerde, işlemin hukuki niteliği sıkı denetime tabi tutulmalıdır.
İvazlı mirastan feragat sözleşmesi, karşılık–feragat dengesine dayanan iki taraflı bir hukuki işlemdir. Bu dengede esas olan, feragat iradesinin belirli bir karşılık karşılığında açıklanmış olmasıdır. Dolayısıyla murisin geçmişte, farklı saiklerle ve herhangi bir feragat pazarlığına dayanmaksızın yaptığı kazandırmalar, açıkça feragat karşılığı oldukları ispat edilmedikçe, sözleşmenin ivazı olarak değerlendirilemez. Nitekim öğretide de aynı yönde görüş mevcuttur; “…Mirastan feragat sözleşmelerinin de muvazaalı olarak yapılması mümkündür. Uygulamada, alacaklılardan mal kaçırmak yahut mirasçılardan birini kayırmak amacıyla yapılan muvazaalı mirastan feragat sözleşmeleriyle karşılaşılmaktadır.” (Can SÜRMELİ, Mirastan Feragat Sözleşmesi, Yüksek Lisans Tezi, Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi, Haziran 2022, s.83).
Mirastan feragat sözleşmesinin geçersizliğinin ileri sürülmesi, hakkın kötüye kullanımı olarak da değerlendirilemez. Hukukumuzda bir sözleşmenin irade sakatlığı, şekle aykırılık veya aşırı yararlanma gibi sebeplerle iptalinin talep edilmesi, kanunun açıkça tanıdığı bir dava hakkının kullanılmasıdır. Kanun koyucu, TMK ve TBK hükümleri ile iptal edilebilirlik rejimini bilinçli olarak düzenlemiş; menfaati zedelenen tarafa dava açma imkânı tanımıştır. Bu nedenle mirastan feragat sözleşmesine karşı iptal davası açılması, tek başına kötüniyet göstergesi olarak kabul edilemez.
Yargıtay uygulaması da bu doğrultudadır. Nitekim Yargıtay 14.Hukuk Dairesi’nin 06.10.2020 tarih, 2019/3626 Esas, 2020/5850 Karar sayılı ilamında; mirastan feragat sözleşmesinde, TMK m.536’da öngörülen tanıklık yasağına aykırılık bulunması halinde sözleşmenin iptal edilebilir olduğu açıkça kabul edilmiştir. Kararda; “…Türk Medeni Kanununun 536/I.maddesinde öngörülen unsurlardan birini içinde barındıran resmî vasiyetname resmi şekle aykırı olarak düzenlenmiş addedilir ve işlem iptal davasına konu edilebilir. Mirastan feragat sözleşmesi, hukuki niteliği itibariyle bir miras sözleşmesi olduğu için, yukarıda açıklanan kurallar mirastan feragat sözleşmesinin kurulmasında da geçerli olacaktır. Somut olayda, mirasbırakanın damadı … 1. Noterliğinin … tarihli düzenleme şeklinde mirastan feragat sözleşmesinde tanık olarak yer almıştır. Türk Medeni Kanununun 536. maddesinde belirtilen emredici ve yasaklayıcı kural nedeniyle geçerli bir mirastan feragat sözleşmesinden söz edilemez. Bu sebeple davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken; yanılgılı değerlendirmeyle yazılı şekilde karar verilmesi isabetsiz olmuş; bozmayı gerektirmiştir.” Bu karar açıkça göstermektedir ki, mirastan feragat sözleşmesinin geçersizliğinin ileri sürülmesi, hukuk düzenince korunan meşru bir haktır ve mahkemece esastan incelenmelidir. Feragat eden kişi, özellikle baskı, hile, korkutma, açık ekonomik dengesizlik veya şekle aykırılık iddiasında bulunuyorsa, bu iddia sırf sözleşme resmi şekilde yapılmış diye reddedilemez. Hukuk düzeninin amacı, görünürdeki şekli beyanı her koşulda korumak değil; gerçek iradenin sağlıklı biçimde oluşup oluşmadığını araştırarak hakkaniyete uygun sonuca ulaşmaktır.
Mirastan feragat sözleşmesinin iptali davalarında harç meselesi de uygulamada önem taşımaktadır. 492 sayılı Harçlar Kanunu sistematiği gereği nispi harç yalnızca konusu para veya para ile ölçülebilir bir değer olan davalarda uygulanır. Buna karşılık, hukuki bir durumun tespiti, bir sözleşmenin hükümsüzlüğünün belirlenmesi veya bir hukuki işlemin iptali gibi doğrudan parasal talep içermeyen davalarda maktu harç alınır. Mirastan feragat sözleşmesinin iptali davasında da dava değeri olarak miras payının parasal karşılığının esas alınması hukuken mümkün değildir; zira burada mahkemeden istenen, sözleşmenin geçersizliğinin hüküm altına alınmasıdır.
Nitekim Yargıtay uygulaması da bu yöndedir. Yargıtay 2.Hukuk Dairesi’nin 20.02.2012 Tarih 2010/16178 Esas 2012/3285 Karar sayılı kararında; “…Dava; miras taksim sözleşmesinin iptaline ilişkin olup belli bir değer tayini mümkün değildir. Değer tayini mümkün olan hallerde değer ölçüsüne göre nisbi harç alınabilir. Dava belli bir değerle ilgili bulunmadığına göre nisbi harca tabi olduğu kabul edilemez.” denilmek suretiyle, sözleşmenin iptaline ilişkin ve belirli bir parasal değere bağlanamayan davalarda nispi harç alınamayacağı açıkça vurgulanmıştır.
Benzer şekilde Yargıtay 2.Hukuk Dairesi’nin 27.12.2010 Tarih 2009/16838 Esas 2010/21873 Karar sayılı kararında; “…Miras Taksim Sözleşmesinin iptali istemleri maktu harca ve maktu ücreti vekalete tabi olduğu halde davalıdan nispi vekalet ücreti ve nispi harç alınması doğru değildir.” denilmek suretiyle, miras hukukuna ilişkin iptal davalarının maktu harç kapsamında değerlendirilmesi gerektiği açıkça ortaya konulmuştur. Mirası reddin iptali davası nasıl ki bir eda talebi içermeyip hukuki durumun ortadan kaldırılmasına yönelik ise; mirastan feragat sözleşmesinin iptali davası da aynı mahiyettedir.
Kaldı ki dava değerinin miras payı üzerinden belirlenmesi ve nispi harç alınması gerektiği kabul edilirse, bu yaklaşım iptal ve tespit davalarının doğasına aykırı olur. Zira iptal kararı verilmesi halinde mahkeme herhangi bir parasal edimi hüküm altına almamakta; yalnızca sözleşmenin hukuki varlığını ortadan kaldırmaktadır. Miras payının ileride talep edilip edilmeyeceği, ayrı ve bağımsız bir hukuki sürecin konusudur. Bu nedenle iptal davası ile olası bir eda davası birbirinden ayrılmalı; mirastan feragat sözleşmesinin iptali davası maktu harca tabi bir dava olarak kabul edilmelidir.
Sonuç olarak mirastan feragat sözleşmesi, miras hukukunda önemli ve sonuçları ağır bir hukuki kurum olmakla birlikte, taraf iradesinin sağlıklı biçimde oluşmadığı hallerde hukuk düzenince mutlak biçimde korunmaz. Hata, hile, ikrah, korkutma, manevi baskı, ekonomik bağımlılık ve aşırı yararlanma gibi hallerde feragat eden kişinin iradesi sakatlanmışsa, mirastan feragat sözleşmesinin iptali mümkündür. Bu davalarda mahkemenin görevi, yalnızca sözleşmenin noter huzurunda düzenlenip düzenlenmediğini incelemekten ibaret değildir; bilakis sözleşmenin hangi ailevi, ekonomik, psikolojik ve toplumsal koşullar altında imzalandığını, feragat edenin gerçek iradesinin ne olduğunu, ivazın gerçek değerle orantılı olup olmadığını ve taraflar arasındaki güç dengesinin sözleşmeye nasıl yansıdığını araştırmaktır. Yargıtay’ın yerleşik uygulaması da irade sakatlığı iddialarının tanık dahil her türlü delille ispatlanabileceğini, bu iddialar araştırılmadan salt feragat beyanına dayanılarak karar verilemeyeceğini açıkça ortaya koymaktadır. Bu nedenle mirastan feragat sözleşmelerinin iptali davaları, mirasçının şekli bir imza ile ömür boyu miras hakkından mahrum bırakılmasına karşı hukuk düzeninin tanıdığı en önemli koruma mekanizmalarından biridir.
