TÜRK BORÇLAR HUKUKUNDA İKRAH (KORKUTMA) VE HUKUKSAL TEHDİT (TBK.madde 39 KAPSAMINDA İRADE SAKATLIĞI VE HAKKIN KÖTÜYE KULLANILMASI)

Avukat Ali Mert Karakılçık

Türk Borçlar Kanunu’nun 39.maddesinde düzenlenen ikrah (korkutma) kurumu, kişinin irade özgürlüğünü ortadan kaldırarak hukuki işlemlerin geçerliliğini doğrudan etkileyen önemli bir irade sakatlığı türü olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu kapsamda, hukuki işlemin dışa yansıyan iradesi ile kişinin gerçek iradesi arasındaki uyumsuzluk, korkutma yoluyla oluşturulmuşsa söz konusu işlemin bağlayıcılığı tartışmalı hale gelmektedir. Özellikle tehdidin niteliği, ağırlığı ve kişide yarattığı etki ile birlikte, hakkın kötüye kullanılması suretiyle gerçekleştirilen “hukuksal tehdit” halleri uygulamada ayrı bir önem taşımaktadır. Nitekim gerek doktrinde gerekse Yargıtay içtihatlarında, korkutmanın yalnızca açık ve fiili baskı şeklinde değil, dolaylı davranışlar ve hak kullanımının kötüye kullanılması suretiyle de ortaya çıkabileceği kabul edilmektedir. Bu çerçevede, korkutma (ikrah) kurumunun unsurları, hukuki sonuçları ve uygulamadaki yansımalarına ilişkin açıklamalar aşağıda ele alınmıştır;

Bu çerçevede TBK’nın 39.maddesi, ikrahı yani diğer bir ifadeyle korkutma müessesesini düzenlemekte olup, korkutma/ikrah; kişinin irade serbestisini ihlal ederek onu iç iradesine, yani “gerçek iradesine” uymayan bir beyanda bulunmaya zorlayan ve hukukun caiz görmediği bir davranış olarak tanımlanmaktadır (Yargıtay Onursal Başkanı Eraslan ÖZKAYA, Yanılma – Aldatma – Korkutma Davaları, 5.Baskı, Ankara 2023, s.405 ; Prof.Dr.Fikret EREN, Borçlar Hukuku Genel Hükümler, 19.Baskı, Ankara 2015 s.402). Nitekim doktrinde ikrah, bir kimsenin yapmak istemediği bir hukuki işleme, zarara uğrayacağı tehdidi altında razı edilmesi şeklinde de ifade edilmekte olup bu tanımlarda yer alan korku unsurunun her zaman maddi ve cismani bir cebir veya tazyik şeklinde ortaya çıkmasının gerekmediği, aksine kimi durumlarda manevi, yani “ruhi” bir cebir ile de meydana gelebileceği kabul edilmektedir (Prof.Dr.Safa REİSOĞLU, Borçlar Hukuku Genel Hükümler, İstanbul 2008, s.65). Zira bu korku, kişinin iradesi üzerinde doğrudan etki yaratarak iradenin o yönde oluşmasını ve bu nedenle TBK.m.39 kapsamında düzenlenen korkutmada sakatlık, irade beyanında değil, iradenin oluşumunda ortaya çıkmaktadır sağlamakta, bu itibarla korkutma halinde, korkutulanın irade açıklaması görünüşte kendi iradesine uygun olsa dahi, iç “gerçek” iradesi ile dışa yansıyan irade arasında korkutmanın etkisiyle bir uyumsuzluk bulunduğundan, yapılan hukuki işleme TBK m.39 hükümleri uygulanmaktadır (Yargıtay Onursal Başkanı Eraslan ÖZKAYA, Yanılma – Aldatma – Korkutma Davaları s.406-407 ; Prof.Dr.Fikret EREN, Borçlar Hukuku Genel Hükümler, s.403). Diğer bir anlatımla, korkutma (ikrah) durumunda irade beyanında bulunan kişi, aslında hiç istemediği iki seçenekten birini tercih etmeye zorlanmakta; ya kendisine yöneltilen tehdidin sonuçlarına katlanmakta ya da kendisine dayatılan hukuki işlemi gerçekleştirmektedir (Yargıtay Onursal Başkanı Eraslan ÖZKAYA, Yanılma – Aldatma – Korkutma Davaları, s.407 ; Prof.Dr.Fikret EREN, Borçlar Hukuku Genel Hükümler, s.403). Bu bağlamda, korkutmanın mutlaka bir menfaat temin etme amacıyla yapılması şart olmadığı gibi, açık ve aleni şekilde gerçekleştirilmesi de zorunlu değildir; zira korkutma, dolaylı biçimde bir eylem, davranış veya işaret yoluyla da ortaya konulabilir ve önemli olan karşı tarafın bunu algılayarak üzerinde bir korku etkisinin meydana gelmesidir (Yargıtay Onursal Başkanı Eraslan ÖZKAYA, Yanılma – Aldatma – Korkutma Davaları, s.408). Öte yandan, korkutanın, karşı tarafın istenilen davranışı sergilememesi halinde ona ait önemli bir değeri vermeme ya da talep edilen sözleşmeyi yapmama yönünde beyanda bulunması da korkutma kapsamında değerlendirilmekte; ayrıca tehdidin ciddi ve yakın olması gerekmekle birlikte, hedeflenen zararın niteliği ve büyüklüğü tehlikenin ağırlığını belirlemekte olup, somut olayın özelliklerine göre mesken dokunulmazlığına yönelik müdahaleler, işten çıkarma tehdidi veya mesleki ve kişisel sırların açıklanması gibi durumlar ağır bir tehlike olarak kabul edilebilmektedir (Yargıtay Onursal Başkanı Eraslan ÖZKAYA, Yanılma – Aldatma – Korkutma Davaları. s.434-435).

Tüm bu hususlar birlikte değerlendirildiğinde, bir hukuki işlemde aşırı menfaat elde edilmesi amacıyla bir hakkın kullanılması da korkutma kapsamında değerlendirilebilmektedir; nitekim bir hakkın veya kanuni yetkinin kullanılacağı tehdidinin, muhatap açısından yarattığı güç durumdan faydalanılarak aşırı menfaat temin edilmesi halinde, bu tür bir tehdit de hukuka aykırı kabul edilmektedir (Yargıtay 4.Hukuk Dairesi’nin 04.11.1961 Tarihli 148 Esas 9169 Karar sayılı kararı ;  Prof.Dr.M. Kemal OĞUZMAN – Prof.Dr.M. Turgut ÖZ, Borçlar Hukuku Genel Hükümler, s.118). Bu tür korkutmalar doktrinde “hukuksal tehdit” olarak adlandırılmakta olup hukuksal tehditten söz edilebilmesi için öncelikle tehditte bulunan tarafın, karşı tarafa yöneltebileceği bir hakkının veya kanundan doğan bir yetkisinin bulunması gerekmektedir (Yargıtay Onursal Başkanı Eraslan ÖZKAYA, Yanılma – Aldatma – Korkutma Davaları, s.439 ; Yargıtay Onursal Başkanı Eraslan ÖZKAYA, Yanılma – Aldatma – Korkutma Davaları, s.439). Bununla birlikte, her ne kadar hak arama özgürlüğü Anayasa ile güvence altına alınmış temel bir hak olsa da, bu hakkın ve kanundan doğan yetkilerin yine hukuk düzeninin öngördüğü sınırlar içerisinde ve dürüstlük kuralına uygun biçimde kullanılması zorunludur; zira tüm haklarda olduğu gibi, hak arama özgürlüğü de kötüye kullanılamaz ve bu ilke Türk Medeni Kanunu’nun 2.maddesinde ifadesini bulan genel kuralın bir gereğidir. Nitekim Borçlar Kanunu’nun 38.maddesinin ikinci fıkrası da korkutmaya ilişkin bu genel ilkenin bir yansıması niteliğindedir. Dolayısıyla, bir kimsenin hakkını talep etmesi veya kanundan doğan yetkilerini kullanacağını bildirmesi kural olarak meşru olmakla birlikte, bu hakkın bir sözleşmenin kurulmasını sağlamak amacıyla baskı ve tehdit aracı olarak kullanılması, hakkın kötüye kullanılması sonucunu doğurmakta ve dürüstlük kuralı ile açıkça çelişmektedir (Yargıtay Onursal Başkanı Eraslan ÖZKAYA, Yanılma – Aldatma – Korkutma Davaları, s.439). Bu bağlamda “aşırı yarar”dan anlaşılması gereken, tehditte bulunan kişinin hakkını kullanması halinde elde edebileceği menfaatin ötesinde, ölçüsüz ve orantısız bir kazanç sağlaması olup (Yargıtay Onursal Başkanı Eraslan ÖZKAYA, Yanılma – Aldatma – Korkutma Davaları, s.438), böyle bir durumda hakkın kullanımı hukuka aykırı hale gelmektedir. Bu nedenle, bir hak sırf aşırı yarar sağlamak amacıyla kullanıldığında, artık bu kullanım hukuken korunmaz; zira bu halde korkutan taraf, sahip olduğu hak veya yetkiyi bir baskı aracı haline getirerek karşı tarafın zor durumundan istifade etmekte ve bu suretle aşırı menfaat elde etmektedir ki, bu durumda korkutulan tarafın sözleşme ile bağlı sayılması mümkün değildir (Yargıtay Onursal Başkanı Eraslan ÖZKAYA, Yanılma – Aldatma – Korkutma Davaları, s.443). Yargıtay uygulaması da bu yönde istikrarlı bir yaklaşım sergilemektedir; nitekim yüksek mahkeme, özellikle bir hakkın kullanılmasından kaynaklanan ikrah iddialarına ilişkin uyuşmazlıklarda, kişinin içinde bulunduğu zor durumdan yararlanılarak aşırı menfaat sağlanmasının hukuka aykırı olduğunu açıkça vurgulamaktadır (Yargıtay 4.Hukuk Dairesi’nin 02.12.1965 Tarihli 9295 Esas 6717 Karar sayılı kararı; Yargıtay 4.Hukuk Dairesi’nin 04.11.1961 Tarihli 148 Esas 9169 Karar sayılı kararı; Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 13.01.1971 Tarihli 841 Esas Karar sayılı kararı). Bunun yanı sıra Yargıtay, ikrah iddiasının tanıkla ispatlanabileceğini ve noterlikte düzenlenen sözleşmeler bakımından dahi ikrah iddiasında bulunulabileceğini kabul etmekte ayrıca ikrah iddiasına ilişkin uyuşmazlıklarda hüküm kurulmadan önce tüm delillerin eksiksiz şekilde toplanması, tanık beyanlarının ve belgelerin birlikte değerlendirilmesi gerektiğini de önemle belirtmektedir (Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 18.09.1963 Tarihli 6-5 Esas 57 Karar sayılı kararı; Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 28.06.1985 Tarihli 1984/13-208 Esas 654 Karar sayılı kararı ; Yargıtay 13.Hukuk Dairesi’nin 19.10.1982 Tarihli 4562 Esas 6044 Karar sayılı kararı).

Sonuç olarak, TBK.m.39 kapsamında düzenlenen korkutma (ikrah) kurumu, irade serbestisini ortadan kaldıran ve kişiyi gerçek iradesine aykırı bir hukuki işlem yapmaya zorlayan hallerde hukuki işlemin geçerliliğini tartışmalı hale getiren temel bir irade sakatlığıdır. Bu bağlamda korkutmanın varlığından söz edilebilmesi için, kişinin ciddi ve yakın bir tehlike altında bırakılması ve bu tehlikenin onun irade oluşumunu doğrudan etkilemesi gerekmektedir. Korkutma yalnızca fiziksel cebir şeklinde ortaya çıkmayıp, çoğu zaman manevi baskı, tehdit veya psikolojik yönlendirme şeklinde de kendini gösterebilmektedir. Özellikle hukuksal tehdit olarak adlandırılan hallerde, bir hakkın veya kanuni yetkinin kullanılacağı yönündeki beyanın, karşı tarafın zor durumundan yararlanılarak aşırı menfaat elde etme amacıyla ileri sürülmesi, hukuka aykırı bir korkutma teşkil etmektedir. Bu noktada belirleyici olan, hakkın kullanılmasından doğan doğal sonuçlar değil, bu kullanımın dürüstlük kuralına aykırı şekilde araçsallaştırılmasıdır. Nitekim Türk Medeni Kanunu’nun 2.maddesinde düzenlenen hakkın kötüye kullanılması yasağı, korkutma değerlendirmesinde de temel ölçüt olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu çerçevede, irade beyanı ile iç irade arasındaki uyumsuzluğun korkutma sonucu ortaya çıkması halinde, ilgili hukuki işlem TBK.m.39 hükümleri uyarınca iptal edilebilir nitelik kazanmaktadır. Yargıtay uygulaması da istikrarlı biçimde, taraflardan birinin zor durumundan faydalanarak aşırı yarar sağlamaya yönelik davranışları hukuka aykırı kabul etmekte ve ikrah iddialarının somut olayın tüm delilleri birlikte değerlendirilerek incelenmesi gerektiğini vurgulamaktadır. Dolayısıyla korkutma kurumu, yalnızca bireysel irade özgürlüğünü koruyan bir mekanizma değil, aynı zamanda hukuk düzeninde dürüstlük ve hakkaniyet ilkelerinin somutlaşmasını sağlayan önemli bir denetim aracıdır. Bu nedenle her somut olayda, tarafların irade oluşum süreci dikkatle analiz edilmeli ve özellikle güç dengesizliğinin bulunduğu ilişkilerde korkutma ihtimali titizlikle değerlendirilmelidir.

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir